Kavramlarla yürütülen bir savaşın insan hakları ve bölgesel gerçeklik boyutu
Suriye’nin kuzeyinde yer alan Ayn el-Arab (Arap Pınarı) üzerinden yürüyen tartışma yalnızca bir yer ismi meselesi değildir. Bu tartışma; kavramların, algıların ve meşruiyet üretme çabalarının bir parçasıdır. İnsan hakları perspektifiyle bakıldığında, ne terör örgütlerinin diliyle konuşmak ne de halkları terörle özdeşleştirmek kabul edilebilir. Doğru kavram, doğru duruşun ilk adımıdır.
Bir Bayram, Bir Tezkere, Bir Algı Operasyonu
Türkiye, 2014 yılı Ekim ayında bir bayrama tezkere tartışmalarıyla girmiş; bayramı ise IŞİD, PKK/YPG ve sokak olaylarının gölgesinde tamamlamıştır. Suriye’nin Ayn el-Arab bölgesinde yaşanan çatışmalar, yalnızca askeri değil; psikolojik, sosyolojik ve kavramsal bir cepheyi de beraberinde açmıştır.
Bu süreçte kamuoyuna dayatılan en dikkat çekici hususlardan biri, bölgenin adının sistematik biçimde “Kobane” olarak kullanılmasıdır. Oysa bu tercih masum değildir.
Ayn el-Arab Neresidir, “Kobane” Nereden Gelir?
Uluslararası haritalar, tarihî kayıtlar ve Osmanlı arşivlerinde bölgenin adı Ayn el-Arab ya da Osmanlıca kullanımıyla Arap Pınarı olarak geçmektedir. “Kobane” ifadesi, Bağdat Demiryolu’nun inşası sırasında bölgede kurulan bir istasyona verilen “Company” adının yerel telaffuzundan ibarettir.
Dolayısıyla “Kobane” bir şehir adı değil, tarihsel olarak bir istasyon çevresi tanımlamasıdır. Buna rağmen bu adın ısrarla öne çıkarılması, bölgenin etnik ve siyasal kimliğini tekleştirmeye yönelik bir algı inşasına hizmet etmektedir.
Demografi Görmezden Gelinemez
Ayn el-Arab ve çevresi, tarihsel olarak Araplar, Türkmenler ve Kürtlerin birlikte yaşadığı bir coğrafyadır. Çatışmalar öncesi nüfus verileri, Kürtlerin bu bölgede tek başına çoğunluk olmadığını açıkça göstermektedir.
Bir bölgeyi yalnızca tek bir etnik kimlik üzerinden tanımlamak; orada yaşayan diğer halkların varlığını, hafızasını ve haklarını yok saymak anlamına gelir. İnsan hakları bakış açısı, tam da bu noktada devreye girmelidir.
2012’den Bu Yana Değişen Sadece Cephe Değil YPG, 19 Temmuz 2012 tarihinde Ayn el-Arab’ı fiilen kontrol altına almış ve bölgenin adını resmî söylemde “Kobani” olarak değiştirmiştir. Bu tarih, yalnızca bir askerî hâkimiyet değişimi değil; idari, kültürel ve sembolik bir dönüşümün de başlangıcıdır.
Bu süreçte Arap köylerinin boşaltılması, zorla göç iddiaları ve etnik temizlik suçlamaları uluslararası raporlara da yansımıştır. İnsan hakları, failine bakılmaksızın ihlali kayda geçirmeyi gerektirir.
Kürtler ile Terör Örgütlerini Ayırmak Ahlaki Bir Zorunluluktur
PKK/YPG eleştirisi yapmak, Kürtlere düşmanlık değildir. Aksine, Kürtleri bir terör örgütünün rehinesi hâline getiren zihniyet en büyük zararı yine Kürtlere vermektedir. Terör örgütlerinin diliyle konuşmak, onların politik hedeflerine bilinçsizce hizmet etmektir. “Rojava”, “kanton”, “öz savunma” gibi kavramların politik anlamlarından bağımsız kullanılması, masum bir tercih değil; sonuçları olan bir tutumdur.
Kavramlarla Verilen Mücadele
Siyaset yalnızca silahla değil, kavramlarla da yapılır. Kendi dilini, kendi kavram setini kaybedenler; başkasının hikâyesinde figüran olur.
Bu nedenle sivil toplum kuruluşlarından medya organlarına kadar herkesin kullandığı dile dikkat etmesi gerekir. Terör örgütlerinin meşruiyet üretme araçlarından biri olan kavramların sorgusuz kullanımı, toplumsal bilinçte onarılması zor yaralar açar.
Türkiye’nin Birliği, Bölgenin Huzuru İçin Şarttır
Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve iç barışı, yalnızca ulusal bir mesele değil; bölgesel istikrar ve ümmet coğrafyasının selameti açısından da belirleyicidir. Türkiye’yi zayıflatacak her söylem, eninde sonunda bölge halklarının tamamına zarar vermektedir. İhtiyacımız olan; hamaset değil, berrak bir dil, sahih bir bilinç ve adalet merkezli bir duruştur.
Ayn el-Arab meselesi, bir isim tartışmasının çok ötesindedir. Bu mesele; kimliklerin, hakların ve geleceğin nasıl şekilleneceğine dair bir sınavdır.
Ne terör örgütlerinin propagandasına teslim oluruz, ne de halkları terörle özdeşleştiririz.
İnsan hakları, tam da bu dengeyi koruyabildiğimiz ölçüde anlamlıdır.
Sokakta Özgürlük mü, Korku mu?* Başıboş Köpek Sorunu Sadece Bir Hayvan Meselesi Değildir İnsan Hakları Meselesidir.
Ülkemizde bizatihi yaşadığımız başıboş köpek sorunu öncelikle yaşam hakkı olmak üzere pek çok insan hakları ihlaline sebep olmaktadır. Konunun ekonomik maliyetini mutlaka topluma anlatmamız gerekiyor. Ancak şu bilinmelidir ki konu ekonomik bir konudan öte insan haklarını ihlal eden hayvan refahını korumaktan öteye geçmiş, amaç hayvanların kötü muamele görmesin iken insanların canından bezdirildiği bir konforsuz sağlıksız güvenliksiz “köpek terörü” ve “vicdan tartışması” noktasına gelmiş hatta sorun merhamet sapması üzerinden tabiri caizse toplumsal bir kriz haline gelmiştir. Sürdürülebilir, bilimsel ve insani çözümler daha da ertelenir ise hem insanlar hem de hayvanlar bu kaotik durumun mağduru olmaya devam etmeye devam edecektir.
2022 yılı 28 Mart günü Antalya Serik’te başıboş köpeklerden kaçarken tır altında kalarak vefat eden melek kızımız Mahra Melin Pınar’ın vefatının üzerinden 3 yıl geçti. Babası Murat ve annesi Derya Pınar’ın dirayetli kararı ile kurulan Güvenli Sokaklar ve Yaşam Hakkını Savunma Derneği ve üyeleri üzerine düşeni hakkıyla yerine ve kamuoyunda başıboş köpek sorununun algılanması için gayret etti. Sonunda 5199 sayılı kanun değişti. Sokakta başıboş köpek besleme değil barınakta bakma veya sahiplen bak bakamıyor isen kanunun verdiği yetki ile medeni şehirleri olan ülkelerde olduğu insani önlemleri al insan haklarını ve hayvan refahını koru merhamet sapmasına esir olma dedi.
Başıboş köpek sorunu ve ekonomimize maliyeti
Köpeklerin sayısının 10 milyonu bulduğunu ifade eden pek çok haber var. Kaynak TRT haber.
Ülkemizde başıboş köpek sayısı ile ilgili çeşitli senaryo ve tahminler yürütülmektedir. Konu ile ilgili şu yazıya müracaat edilebilir.
Eğer Türkiye’de 10 milyon sahipsiz başıboş köpek olduğu varsayılırsa, bu köpeklerin yakalanması, kısırlaştırılması, barındırılması ve beslenmesi için gereken toplam maliyet, aşağıdaki gibi tahmin edilebilir:
1. Kısırlaştırma Maliyeti
ABD’deki verilere göre, bir köpeğin kısırlaştırma maliyeti ortalama $150 – $700 arasında değişmektedir . Türkiye’de bu maliyetler daha düşük olabilir, ancak ortalama bir değer olarak $100 (yaklaşık 3.200 TL) kabul edebiliriz.
Toplam Kısırlaştırma Maliyeti: 10.000.000 köpek × $100 = $1.000.000.000 (yaklaşık 32 milyar TL)
2. Barındırma Maliyeti
ABD’deki barınaklarda bir köpeğin günlük barındırma maliyeti yaklaşık $22.40 olarak belirtilmiştir . Yıllık bazda bu, bir köpek için $8.176 eder. Ancak Türkiye’de bu maliyetlerin daha düşük olacağı varsayımıyla, yıllık barındırma maliyetini ortalama $500 (yaklaşık 16.000 TL) olarak alabiliriz.
Toplam Barındırma Maliyeti: 10.000.000 köpek × $500 = $5.000.000.000 (yaklaşık 160 milyar TL)
3. Beslenme Maliyeti
Bir köpeğin yıllık beslenme maliyeti, köpeğin boyutuna ve beslenme şekline bağlı olarak değişmekle birlikte, ortalama $400 – $700 arasında olabilir . Türkiye’de bu maliyetin ortalama $300 (yaklaşık 9.600 TL) olabileceği varsayılabilir.
Toplam Beslenme Maliyeti: 10.000.000 köpek × $300 = $3.000.000.000 (yaklaşık 96 milyar TL)
Toplam Tahmini Maliyet
Kalem Toplam Maliyet (USD) Toplam Maliyet (TL)
Kısırlaştırma $1.000.000.000 32 milyar TL Barındırma (1 yıl) $5.000.000.000 160 milyar TL Beslenme (1 yıl) $3.000.000.000 96 milyar TL Toplam **$9.000.000.000** 288 milyar TL
>Not: Bu hesaplamalar, tüm köpeklerin barınaklarda barındırıldığı ve beslendiği varsayımıyla yapılmıştır.
Hazırlanan tabloda verilen maliyetler yıllık olarak hesaplanmıştır. Özellikle barındırma ve beslenme kalemleri için 1 yıl boyunca yapılacak harcamalar esas alınmıştır. Kısırlaştırma ise bir defaya mahsus uygulandığı için toplam maliyet olarak verilmiştir.
10 milyon sahipsiz köpeğin tamamen barınaklara alınması ve beslenmesi, yıllık yaklaşık 288 milyar TL gibi yüksek bir maliyet gerektirmektedir. Bu maliyet köpek başına yıllık 28.800 TL oluyor. Bu da neredeyse bir asgari ücrete tekabül etmektedir.
288 milyar TL’lik toplam maliyetle:
Yaklaşık 32 tane Marmaray Tüp Geçidi inşa edilebilir.
Yaklaşık 1.411.600 işçiye 1 yıl boyunca asgari ücret ödenebilir.
Bu nedenle, daha sürdürülebilir ve maliyet etkin çözümler için aşağıdaki öneriler değerlendirilebilir:
Kısırlaştırma ve Aşılama Programları: Köpeklerin sahada kısırlaştırılıp aşılanarak doğal (!) ortamlarına bırakılması saçmalığı artık sona erdirilmelidir. Köpeğin doğal ortamı sokaklar değildir insanın yanıdır. Doğal ortama bırakma usulü vahşi hayvanlar için geçerli bir yöntemdir. Ayrıca kısırlaştırmanın popülasyon kontrolü açısından tek başına etkili bir yöntem olmadığı kabul edilmelidir.
Toplum Katılımı: Yerel halkın bilinçlendirilmesi ve gönüllü besleme yapan dernekler ve programlarıyla, köpeklerin ihtiyaçları karşılanabilir. Ancak sokakta besleme yasaklanmalı barınaklarda besleme yapan derneklerin hesapları inceleme altına alınmalı köpekleri istismar ederek yardım toplayan dernekler kapatılmalıdır. Barınakların maliyeti vatandaşın vergileri ile değil yardım toplayan dernekler tarafından karşılanmalıdır.
Yasal Düzenlemeler: Hayvan sahiplenme ve terk etme konularında daha sıkı yasal düzenlemelerle, sahipsiz hayvan sayısının artması önlenebilir.
Bu tür stratejiler, hem maliyetleri azaltabilir hem de hayvan refahını artırabilir.
Burada amaç öncelikle insan haklarının korunması daha sonra da hayvan refahının korunmasıdır.
Ülkemizde 2004 yılında 5199 sayılı kanun ile geleneksel popülasyonu kontrol yöntemleri terk edilerek sokakta bayırda yol kenarında besleme yapılmasının yoğunlaşması ve 2021 de köpeklerin mal değil can olarak kabul edilmesinden bu yana başıboş köpek meselesinin toplum hayatındaki sarsıcı etkilerini acı biçimde yaşamaya devam ediyoruz. 2 Ağustos 2024 tarihinde yürürlüğe giren değişiklik ile yakala kısırlaştır bırak politikası yerine bırakma barınakta bak sokakta sıfır başıboş köpek olacak politikasına geçilmesine rağmen belediyeler başıboş köpeklerin ekonomik maliyetlerini karşılayamayacaklarını anlaması ile sorun sürüncemeye bırakılmış gözüküyor. Çözüm sadece bakmak kısırlaştırma ile çözülemeyeceğini anladılar ancak karşılarında büyük bir sorun var: MERHAMET SAPMASI
Merhamet Sapması, şaşı merhamet veya marazlı merhamet anlayışı devasa kemikleri 42 dişi ile gofret gibi yiyen ve insanlar için ölümcül donuçlara yol açan köpeklerle insan canını bir gören “onlar da can, onlar da bizim evlatlarımız, çocuklarınızı sokaklara salmayın, biz onların alanlarını işgal ettik, bu dünya sadece size ait değil bu canlardan” diyerek hayvan hakları adı altında köpek terörünü savunan sapkın bir lobinin felsefi anlayışı, inancı, dini anlayışıdır. Bizim bu sorun ile yüzleşmemiz için önce şaşı ve marazlı merhamet veya merhamet sapması kavramını anlamamız gerekiyor. Bir sonraki yazı konumuz “merhamet sapması” kavramı olacaktır.
Önce insan haklarının daha sonra hayvan refahını sağlamak için veteriner hekimlerin de onayı ile dünyada medeni şehirleri olan ülkelerde uygulanan popülasyonu kontrol yöntemleri uygulanabilir. Bu nedenle, etrafı basit çitlerle çevrili doğal yaşam alanı oluşturup buralarda cins ve türlerine göre ayırarak başıboş köpekleri kontrol altına almak gerekecek ancak bu önlem de bir yere kadar mümkündür. Ayrıca veteriner hekim onayı ile saldırgan hastalıklı ve sakat köpekleri yerinde uyutma gibi alternatif yöntemler de mutlaka değerlendirilebilir. Kurttan farkı kalmamış vahşileşmiş “feral köpekler” ise bulunduğu yerde avcılar tarafından itlaf edilmelidir.
Yazımızın bu bölümünde başıboş köpek sorununun yol açtığı zararların bir kısmına değineceğim.
1. Halk Sağlığı Tehdidi
Kuduz vakaları son yıllarda tekrar gündeme geldi. Kuduz, ölümcül ve bulaşıcı bir hastalık.
Kist hidatik hastalığı köpek dışkısıyla yayılıyor ve karaciğerde, beyinde ağır tahribat yaratabiliyor.
Sokaklarda kontrolsüzce dolaşan köpekler hijyen açısından da ciddi bir sorun oluşturuyor.
2. Trafik Kazaları
Yola aniden çıkan köpekler, binlerce trafik kazasına sebep oldu ve oluyor.
Ölümler, yaralanmalar ve maddi zararlar sürücüler için kaçınılmaz hale geldi.
3. Çocuk Hakları ve Eğitim Hakkı
Okula giderken saldırıya uğrayan çocukların sayısı azımsanmayacak kadar fazla.
Aileler çocuklarını yalnız dışarı gönderemiyor. Bu da çocuğun bağımsızlığını ve eğitime erişimini engelliyor.
Psikolojik travma yaşayan çocuklarda okula karşı korku gelişebiliyor.
4. Turizm ve Şehir İmajı
Turistlerin şikayet ettiği konular arasında sokak köpekleri ilk sıralarda.
Özellikle Batılı turistler için sahipsiz hayvanlar, “güvenliksiz ülke” algısı yaratıyor.
Turizm gelirlerine dolaylı ama ciddi bir darbe vuruluyor.
5. İbadet Özgürlüğü
Sabah namazına yürüyerek gitmek isteyen yaşlı bir vatandaşın köpek korkusuyla ibadetten vazgeçtiğini duymak artık şaşırtıcı değil.
Camii çevrelerinde sürü halinde köpeklerin bulunması, özellikle yaşlı ve kadınlar için caydırıcı bir durum oluşturuyor.
6. Doğal Yaşam ve Yaban Hayatı
Sahipsiz köpekler, kuşlar, tavşanlar ve diğer yerel türleri avlayarak ekosisteme zarar veriyor.
Bazı kırsal alanlarda yaban domuzu popülasyonu bile köpekler nedeniyle değişiyor.
7. Travma ve Psikolojik Etkiler
Köpek saldırısı geçiren bireylerde travma sonrası stres bozukluğu gelişebiliyor.
Hayvan fobisi olan bireyler için dışarı çıkmak bile işkenceye dönüşüyor.
Bu durum, özellikle yaşlılar ve çocuklar için ciddi bir sosyal izolasyona yol açıyor.
Sonuç: Bu mesele artık bir “vicdan” tartışması olmaktan çıkmış, toplumsal bir kriz haline gelmiştir. Sürdürülebilir, bilimsel ve insani çözümler ertelenmeden uygulanmalı. Aksi takdirde, hem insanlar hem de hayvanlar bu kaotik durumun mağduru olmaya devam edecek. Önce insan diyen insanı yaşat ki devlet yaşasın anlayışı ile çözüm bulunmalı çözüm arayan yetkililer akılcı ve bilimsel sonuçlara göre hareket etmeli, köpekler toplansın denmesine rağmen köpeklere ne olsun sorusuna cevap veren vatandaşın akıl, vicdan ve merhamet ile düşünerek kendisine sorulan soruya duygusallık ile değil merhamet ve vicdanı ile cevap vermeli insan canını köpek ile bir tutan marazlı şaşı merhamet ve merhamet sapmasından kurtulmalıdır.
*Yazan [Mehmet Altuntaş]
Not: bu yazı chat gpt desteği ile zenginleştirilmiştir.
KÖPEKPERESTLİĞE GİRİŞ: Part I: “Köpekperestlerin Arkaik Kodları”
1- Dünya genelinde kültürel kodlarda ve entelektüel literatürde köpeğe karşı kabul görmüş özel bir ayrıcalık ve sorumluluk yoktur. Kimse köpeklere saygı duymak, onlara nasıl yaklaşacağını bilmek, onların alanlarına saygı duymak, onlardan izin almak zorunda falan değildir. https://x.com/Nefertum101/status/1731043484725899743?t=Ni-4MekTUmalUctXyMUTMw&s=19
2- Kimse köpekleri beslemek zorunda değildir. Dünyada böyle bir yaygın eğilim veya literatür yoktur. Sokaklarda rastgele besleme yapmak gibi akıl dışı adetler ya da bu tarz bir saçmalık yoktur. Peki nedir son birkaç yıldır bizim ülkede görülen bu manyaklığın temeli?
3- Köpek sevdası, köpeğe karşı abartılmış bir merhamet İslami değildir ve Türk kültüründe de yoktur. Türk ve Müslüman kültüründe zaten hiçbir hayvana gereksiz yere zarar verilmez. Bunun mitolojik ve spritüel kodlarına kısa bir giriş yapacağız.
4- Köpekperestler yerli ninja gibi her şeyi silah olarak kullanır ve toplama bir inanç ve kabul sistemine sahipler. Sulandırılmış Tasavvufi bir şablonla, saptırılmış astroloji ve spritüalist kodlarla kültüre zorla “implant” edilen bu “köpektaparlık” aslında paganlara dayanıyor.
5- “Oturan Köpek” ilahi bir sembol olarak ilk evvel Eski Babil döneminde ortaya çıktı. Neo Babil dönemine kadar devam etti. Köpek – “Tanrıça Gula” = “Ninisina” (Meme) “iyileştirme – şifa tanrıçası”yla ilişkilidir. “Gula” kelimesi “büyük” anlamına gelir. https://x.com/Nefertum101/status/1731046042009755966?t=xkOQIJ0cTmgboWYMrUt11w&s=19
“Oturan Köpek” ilahi bir sembol olarak ilk evvel Eski Babil döneminde ortaya çıktı.
6- İsin’deki Gula Tapınağı’nda birçok köpek figürü ve heykelciği bulunur. Gula’ya tapanlar köpekleri onurlandırırdı. Kendisine köpek maketleri, heykelcikleri adarlardı.
İsin’deki Gula Tapınağı’nda birçok köpek figürü ve heykelciği bulunur.
7- Kral II. Nebuchaednazzar (MÖ 604-562) yılları arasındaki dönemde Babil’deki Gula Tapınağının önüne köpek heykelleri bırakmıştır. Bu figürlerde köpek tahta oturan bir Tanrıça olarak betimlenir. Bazen de “kanca” simgesi taşır.
8- Neo Asur ve Neo Babil döneminde köpek bir “koruyucu tanrı” olduğuna inanmışlardır. Tapınakların etrafındaki yazılarda – “Durup düşünme, ısır!” yazmaktadır.
9- Köpeği olumlayan ve iyi olarak gören inançlar – İran kaynaklı Zerdüşt, Pers ve onlardan temellenen Şia kökenli inançlardır. Köpek birçok mitolojide köpek “ölüm” ve “cehennem” sembolüdür. Kadim Orta Asya inançlarında da köpeklere kurbanlar verilirdi.
10- Eski İran’da köpeğe “seg” denir. Köpek iyi ve vefalı bir varlık olarak görülür. İran kültüründe köpeği incitmek ve köpeğe kötü davranmak büyük günahtır. İran rivayetlerinde ünlü Pers hükümdarı Cyros’un köpeğin sütünü emdiği aktarılır.
11- Köpek kutsallığı ve köpek dokunulmazlığı Avesta’ya dayanır. Avesta’ya göre köpek mutlak iyidir. Ahura Mazda tarafından doğrudan yaratılmıştır, temizdir, kutsaldır.
12- Avesta’ya göre köpeğe zarar veren öte dünyaya iniltiler, çığlıklar eşliğinde gider. Kimse yardımına gelmez. Cinvat (Çinvad) Köprüsünü bekleyen “iki köpek” de yardımını esirgeyecektir.
Köpeğin 8 görünümü: Rahip, Savaşçı, Hayvan bakıcısı, Çiftçi, Müzisyen, Hırsız, Yırtıcı Hayvan Avcısı ve Çocuk.
14- Antik Mısır’da köpek yine “ölüm” ve “ölüler diyarı”yla ilgilidir. İnsanlar ve tanrılar arasında iletişim kurarak, ölümü insanlardan uzaklaştırmak üzere görevlendirilmiş bir varlıktır.
15- Ancak köpek tanrının huzuruna zamanında varmadığı ve geç kaldığı için iş işten geçmiş, onun yerine giden kurbağa insanların bu isteklerini taşıyan mesajlarını tanrıya ters olarak ulaştırmış ve köpeğin umursamazlığı sonuçta insanların ölümlü olmalarına neden olmuştur.
16- Nepal Köpeklere tapanlar: “Kukur Tihar” Narak Chaturdashi adıyla da bilinir. Bu bir köpek tapınma festivalidir (Festival of Dogs). Kukur Tihar, Nepal’den gelen ve Tihar festivalinin ikinci gününe denk gelen yıllık bir Hindu festivalidir.
17- Bu günde insanlar, onun habercileri olarak kabul edilen “Ölüm tanrısı” Yama’yı memnun etmek için köpeklere taparlar. Köpekler tilaka ile süslenir ve boyunlarına çiçek çelenkleri takarlar. İbadet edenler onlara et, süt, yumurta ve köpek maması gibi çeşitli yiyecekler sunar.
18- Bu günde bir kimsenin köpeğe saygısızlık yapması günah sayılır. Tapınanlar köpeklere secde etmeye benzer bazı davranışlarda bulunur.
19- Kadim Sanskrit destanı Mahabharata’da cennete giden beş Pandava’ya bir köpek eşlik eder. Beş Pandava, eşleri Draupadi ve erkek kardeşleriyle birlikte Himalayalara tırmanıyor; Yudhishthira ve yol boyunca telef olan köpeği dışında hepsi.
20- Daha sonra Yudhishthira, onu cennette karşılayan ancak köpeğini geride bırakması gerektiğini söyleyen tanrıların Kralı Indra ile tanışır. Yudhishthira, köpeği olmadan cennete girmeyi reddediyor ve dünyaya geri döneceğini söylüyor.
21- Köpek ortadan kaybolur ve yerine ölüm tanrısı Yama gelir; Indra onun eylemlerinden etkilenir ve ardından onun doğruluğu Yudhishthira için “cennetin kapılarını” açar.
22- Hindu mitolojisinde Yama’nın, cehennemin kapısını koruyan iki köpeği vardır: “Shyama” ve “Sharvara”. Nepalli Hindular köpeklere tapındıklarında ölümü olumlu görmeye başladıklarına inanırlar çünkü son yolculuklarında onları bir köpek takip eder.
23- Köpeklerin kendilerini cehennem azabından koruyacağını umuyorlar. Köpekler Yama’nın arkadaşı sayılır ve onu memnun etmek için köpeklere tapınılır.
24- ABC Science’a göre köpekler ilk kez Nepal ve Moğolistan’da evcilleştirilmiş olabilir.
25- Semavi Dinler Semavi dinlere göre tüm bu köpek tapınıcılığı pagan ritüellerdir ve apaçık şirktir. Ve bunların tümü palavradır. İslam’da köpek “necis” (pis)tir. Köpeğin nefesi ve salyası da pis sayılır. Köpek olan yere melekler girmez. Bereket girmez. Kazanç eksilir.
26- Semavi dinlerin kaynaklarına göre Şeytan’ın en sık kılığına girdiği hayvanlar: Engerek yılanı, çıngıraklı yılan, şahmaran, maymun, yarasa, karga ve köpek.
27- Özellikle Yahudi ve İslam kaynaklarına göre ve de çoğu klasik kültürler açsından köpek kötü bir yaratık olarak bilinir. Şeytan’a ait “karanlık” bir semboldür. İslam’da siyah köpek direkt şeytan olarak kabul edilir. Tevrat’ta ise köpek bir işkence silahıdır.
28- Görüldüğü gibi köpeğin “ölüm” ile ve “ölümden sonraki yaşam” ile olan bağlantısı, köpeğin ölümden koruyuculuğu, köpeğe zulmedenlerin ahiretinin kötü olacağı gibi inançlar Antik Babil, Antik Mısır, Nepal ve İran kökenlidir. İslamiyetle ve diğer semavi dinlerle ilgisi yoktur.
Köpeğin ölümden koruyuculuğu, köpeğe zulmedenlerin ahiretinin kötü olacağı gibi inançlar Antik Babil, Antik Mısır, Nepal ve İran kökenlidir.
29- Bu bağlamda “can dost” kavramının ne olduğu da anlaşılıyor. Yaşam ortaklığı ya da insan yaşamının köpeklere bağlı olduğu gibi inançlar teolojik düzlemde pagan inançlarıdır. Hiçbir şekilde İslami ve akli değildir.
30- Bu noktada – “köpeklerin başına bir şey gelirse felaketler olur, insanlar ölür, cehenneme gider..” vs. gibi tüm inançlar paganist, animist, ve putperest inançlardır. Tüm köpeğe saygı ritüellerinin kökleri de bahsi geçen kültürel ve mitsel değerlerdir.
Bu günkü yazımızda başıboş köpek sorunu ile ilgili ülke gündemini meşgul eden kanun düzenlemesinin meclise geleceği şu günlerde konu ile ile ilgili sizleri bilgilendirmek istedim. Yazımın sonunda sizleri bir sürpriz albüm beklemektedir. Bir de en önemli ve ilginç bir istatistiği en baştan sizlerle paylaşmak istiyorum. Ülkemizde resmi kayıtlara göre 2668 adet hayvan koruma derneği bulunmaktadır. Bu derneklerin oluşturduğu federasyon ve konfederasyonlar dahi vardır. Bu derneklerin çoğu internet siteleri ve sosyal medyaları aracılığı ile IBAN ve mama firmalarının ayni bağış linkleri üzerinden milyonlarca liralık nakit gelir ve ayni (mama) köpek yemi sponsor geliri elde ettikleri iddia edilmektedir.
Buna mukabil ülkemizde başıboş köpekler tarafından parçalanan öldürülen yaralanan kuduz olup ölen insanlar çocuklar ve diğer hayvanların varlığı ile ilgili çalışmalar yapan esas itibariyle yaşam hakkı savunucusu olan insan hakları derneği kategorisinde bir tane dernek bulunmaktadır.
5199 sayılı hayvanları koruma kanunda yapılacak değişik ile ilgili kanun teklifi ile ilgili yol haritasının açıklanmasından beri korkunç bir bilanço ortaya çıktı!
Özetle şu rakamları paylaşmak iyi olur.
• Son 2 yılda 50’si çocuk olmak üzere 107 kişi köpek saldırılarında hayatını kaybetti • 2023’te kuduz riskli temas sayısı 438 bine ulaştı. •Son beş yılda 3500 e yakın trafik kazalarına neden oldu. • “Kist hidatik” hastalığı 2005-2019 arasında 8,8 kat arttı • Birçok ülkenin dışişleri bakanlıkları, Türkiye’ye gidecek vatandaşlarını başıboş köpekler ve kuduz riski konusunda uyarıyor • 2022’de yapılan bir ankete göre, katılımcıların yüzde 13,6’sı bir başıboş sokak köpeği saldırısına uğradığını, yüzde 26,9’u ise bir yakınının saldırıya uğradığını belirtti.
Ülkemizde ne kadar köpek var?
Öncelikle en çok merak edilen konu ülkemizde kaç adet köpek olduğudur. Bunların kaçı başıboş sahipsiz kaçı çipli sahipli.
Türkiye’de köpek sayısını tam olarak belirlemek zordur. Resmi bir sayım yapılmadığı için kesin bir rakamdan bahsetmek mümkün değil. Ancak yabancı araştırma kuruluşlarına ve mama firmalarına göre Türkiye’de 1.5 milyon sokak köpeği yaşıyor.
Veteriner Hekimler Derneğinin 2023 yılında yayınladıkları rapora göre Türkiye’de 6,5 milyon civarı sahipsiz köpek varlığı tahmin edilmektedir.
Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı Ortak Çalışması: 2021 yılında yapılan bu çalışmaya göre Türkiye’de 2 milyon 800 bin sokak köpeği olduğu tespit edilmiştir.
Hayvan Hakları Federasyonu (HAYFED): 2023 yılında yaptığı açıklamada, Türkiye’de sokaklarda 4 milyon civarında sahipsiz köpek olduğunu belirtmiştir.
TRT Haber, son günlerde ölüm vakalarının arttığı başıboş köpek sorununu araştırdı. Haberde Güvenli Sokaklar ve Yaşam Hakkını Savunma Derneği Başkanı Murat Pınar da ülkemizdeki başıboş köpek sayısının 10 milyonu bulduğunu bu rakamların kaynağının Devlet Kurumları olduğunu ve bu sayı üzerinden de bir yavrulama döneminin geçtiğini söylüyordu. 👉 Video
Bazı haber kaynakları: 10 milyon civarına kadar çıkan tahminlere yer vermektedir.
Anketçi Hakan Bayrakçı ise ülkemizde 20 milyon köpek olduğunu belirtti.
Görüldüğü gibi, köpek sayısı tahminlerde bile büyük farklılıklar göstermektedir. Bu durum, sahipsiz köpeklerin kontrol altına alınamaması ve sayılarının hızla artması gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanmaktadır.
Türkiye’de 4 milyon başıboş köpek oldu tahmin edilmektedir. Ancak bu rakam kayıtlı hayvanlar üzerinden hesaplanmıştır. Kayıt altına alınamayan sahipsiz başıboş köpekler sayılamadığı için rakamın 15 milyonu aştığı tahmin edilmektedir.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı verilerine göre Türkiye’deki 3 büyükşehirdeki sokak köpeği sayısı 700 bine dayanmış durumda.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü hayvan bakımevi, hayvan hastanesi ile sokak köpekleri sayıları hakkında TBMM Dilekçe Komisyonu’na bilgi verdi.
Buna göre, ülkede 326 hayvan bakımevi ve 33 hayvan hastanesi bulunuyor.
Son 5 yılda; 1 milyon 310 bin 108 köpek kısırlaştırıldı, 2 milyon 704 bin 768’i aşılanıp rehabilite edildi, 274 bin 940’ı ise sahiplendirildi.
Türkiye’nin 3 büyükşehrinde toplam 668 bin 900 başıboş sokak köpeği bulunuyor. İzmir’de 450 bin köpek sokakta.
İstanbul’daki sokak köpeği sayısı 128 bin 900.
Başkent Ankara sokaklarında 90 bin başıboş sokak köpeği bulunuyor.
Nihai olarak tarım ve orman bakanlığı’nın açıklaması esas alınırsa Türkiye’de mevcut olarak 4 milyona yakın başıboş köpek olduğu tahmin ediliyor.
Başıboş köpeklerin çoğalmasının kontrol altına alınabilmesi için kısırlaştırma önlemleri alınmalıdır. Bilimsel verilere göre, bir sene içinde toplam sayının yüzde 70’inin kısırlaştırılmasıyla bu sorunun üstesinden gelmek mümkündür. Ancak son 5 yılda ortalama 260 bin, bir yılda en fazla 350 bin köpek kısırlaştırılabilmiştir.
2 köpeğin 6 yılda 67.000 olacağı hesaplanmaktadır. Bu hesabımızı 3 yıl önce Milletvekili Özlem Zengin’in tarihli açıklamasına göre yaptık. Sayın Zengin önlem alınmaz ise mevcut başıboş köpek sayısının 10 yıl içinde 60.000.000 olacağını söylemektedir.
AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin, geçen 3 Şubat 2021 günü Hayvan Hakları tasarısıyla ilgili yaptığı “Eğer kısırlaştırılma yapılmazsa; 10 yıl içerisinde köpeklerle ilgili nüfusun 60 milyona ulaşması bekleniyor”
Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi ise 4 Eki 2023 günü yaptığı açıklamada sahipsiz köpek sayısını 2022’nin Nisan ayında ’10 milyon civarında’ olduğunu açıkladı.
Çevre ve şehircilik eski bakanı Murat Kurum da bir TV kanalında yaptığı röportajında Türkiye’de 7 milyon başıboş köpek olduğunu söyledi.
Kısırlaştırmamış bir çift köpek ve kısırlaştırmamış yavruların zincirleme üreme sayısı altı yılda toplam 67000 (altmış yedi bin!) köpektir.
3 yıl önce yapılan açıklamalara baktığımız zaman 7 milyon 10 milyon arası sayılar ifade edilmiştir. Bu sayıların yarısının doğru olduğu kabul edilirse ülkemizde en az o zaman 4 milyon başıboş köpek olduğu varsayılabilir. Bir köpek bir yılda iki defa doğum yapıyor ve ortalama 12 yavru doğuyor. Buna göre 3 yıl önceki 4 milyonun bugün logaritmik artışa göre 15 milyona açtığı tahmin edilmektedir. Bazı yurt dışı haber kaynaklarına göre ülkemizde 16 milyon sahipsiz köpek olduğu tahmin edilmektedir. Güvenli Sokaklar ve yaşam hakkını savunma Derneği Başkanı Murat Pınar da bu hesaplamalara göre ülkemizde 16 milyon sahipsiz başıboş köpek olduğunu tahmin ettiklerini söylemiştir.
Ülkemizde 4 milyon köpek olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bu tahmin kayıtlı olan hayvanlar üzerinden yapılmaktadır. Bazı kaynaklara göre ise 15 hatta 16 milyon sahipsiz köpek olduğu tahmin edilmektedir.
Türkiye’de 4 milyon civarında sahipsiz köpek olduğu tahmin ediliyor. Resmi rakam 2 milyon ancak bu konuda sağlık bir sayım yapılamadığı için rakamın en az 2 kat olduğu varsayılıyor. Bu sayı asimetrik şekilde her yıl katlanarak artıyor.
Evcil hayvanlara çip uygulamasında, 31 Aralık 2022 itibarıyla süre dolarken, toplam 1 milyon 429 bin 370 ev hayvanı kayıt altına alındı. Ankara Bölgesi Veteriner Hekimler Odası Genel Sekreteri İsa Yıldırım, Türkiye’de sahipli kedi- köpek sayısının ortalama 6 milyon olduğunu ve sadece yüzde 25’inin kimliklendirildiğini söyledi.
1 Ocak 2021’den itibaren 2 yıllık süreçte 855 bin 105 kedi, 574 bin 240 köpek ve 25 gelincik olmak üzere toplam 1 milyon 429 bin 370 ev hayvanı kimliklendirildi. Ayrıca çip ve pasaport temininde yaşanan sorunlar nedeniyle kayıt altına alınamayan 552 bin 127 hayvan sahibinden de beyanname alındı.
Türkiye, 2004 yılında çıkarılan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ile köpeklerin toplatılmasını yasaklamış ve etkin olmadığı bilimsel olarak gösterilmiş olan yakala-kısırlaştır-yerine bırak yöntemini uygulamaya geçmiştir. 2004 yılında 650 bin civarında olduğu tahmin edilen başıboş köpek sayısı yıllar içinde artarak 2024 yılında yapılan tahminlere göre 4 milyon civarındadır ve 2030 yılında 60 milyona ulaşması beklenmektedir.
Sahipsiz/Başıboş Hayvan Tanımı
Bu konuya gelmişken sahipsiz köpek başıboş köpek ve sahipli köpek tanımlarını yapmamız iyi olur.
Sahipsiz hayvan evi bulunmayan, bakıcısının ya da sahibinin evinin sınırları dışında ve kontrolü altında bulunmayan ev hayvanlarıdır (Avrupa Sözleşmesi, Md.1/5). Sahipsiz hayvanlar kedi ve köpek olabileceği gibi, bu hayvanların haricinde kırsal alanlarda bulunan sahibi olmayan hayvanlar da sahipsiz hayvanlar olarak değerlendirilir. Başıboş köpek ise sahipli olabileceği gibi sahipsiz de olabilmektedir (www.icam-coalition.org, 2021).
Ölüm ve yaralanmalar
Kanun teklifi çalışmalarının açıklandığı günden bu yana başıboş köpek sorunu nedeniyle 23 vaka yaşandı. Meydana gelen olaylarda 1 çocuk ölürken 11’i çocuk 27 kişi yaralandı.
Son 1 haftada 5 insan öldü. 26 Mayıs 20240
Son 1 yılda 100’e yakın insan öldü. 26 Mayıs 2024
Son beş yılda başıboş köpek kaynaklı 434 insan öldü.
Trafik kazalarına sebep oluyor
Son beş yılda İçişleri Bakanlığı verilerine göre hayvana çarpma ile gerçekleşen 3 bin 534 trafik kazasında, 55 ölüm ve 5 bin 147 yaralanma vakası kayıtlara geçmiştir.
Başıboş köpekler son beş yılda 3500 e yakın trafik kazalarına neden oldu. 25.05.2024
2023 yılında kuduz aşısı için harcanan para 500.000.000 (yarım milyar) TL’yi geçti.
Son beş yılda kendi beslediği sahipli köpeği tarafından 4 insan öldürüldü.
Başıboş köpek sayısının, 4 milyona yakın olduğu tahmin edilmektedir. Yıl içinde 1-2 defa doğum yapabilmeleri, her seferinde ortalama 6-8 yavru doğurmaları ve sürekli yer değiştirmeleri sebebiyle yerel yönetimlerce sağlıklı kayıt tutulamamakta ve net sayı belirlenememektedir. Sivil toplum kuruluşlarının tahminlerine göre Türkiye’deki köpek sayısının 15 milyonu aştığı iddia edilmektedir.
Kuduz tehlikesi
2023 yılında 437.601 kişi kuduz temaslı saldırıdan dolayı kuduz aşısı oldu. Türkiye’de kuduz vakalarının %91’i köpek kaynaklıdır. Yani YARALANMALI köpek saldırısı sayısı 397.725 çıkıyor. Dünya Sağlık Örgütüne göre, #kuduz hastalığı insanlara %99 oranından köpek saldırısı ve temasından geçiyor! Türkiye @saglikbakanligi ise bu rakamı %91 olarak yayınlamış! Sağlık Bakanlığı verileri yayınladı. 2023 yılında 437.061 kuduz şüpheli temas sonrası aşı yapılmış. Kuduz temaslı sayı bir insanın etine bir köpeğin dişi değmiş yaralanmış anlamına geliyor.
Türkiyedeki kuduz şüpheli temasların %91′ i köpek kaynaklı. Burdan hareketle 4 doz aşıdan toplam 1.750.000 doz kuduz aşısı uygulandı.
Bilimsel verilere göre, başıboş köpeklerin çoğalmalarının kontrol altına alınabilmesi, bir sene içinde toplam sayının %70’inin kısırlaştırılması ile mümkündür. Ancak son 5 yılda ortalama 260 bin, bir yılda en fazla 350 bin köpek kısırlaştırılabilmiştir.
Dünya Sağlık Örgütü tarafından ülkemiz kuduz riski açısından yüksek risk kategorisinde tanımlanmaktadır. Birçok ülke, ülkemize gelecek vatandaşlarına kuduz riskine ve başıboş köpeklerden kaynaklı tehlikelere karşı seyahat uyarısı yapmaktadır.
Resmi verilere göre 2021 yılında Türkiye’de 250 bin 375 kuduz riskli temas görülürken, bunlardan 3’ünde kuduz hastalığı gerçekleşti.
2008 yılından bu yana kuduz vakaları incelendiğinde, en fazla 2014 yılında 4 kişinin kuduz olduğu görülüyor.
Son beş yılda 30 insan kuduz nedeniyle öldü.
Sağlık Bakanlığı verilerine göre, evcil hayvanlar da dahil olmak üzere 2018-2022 yılları arasında kuduz riskli temas sayısı ortalama 267 bin iken, 2023 yılında bu sayı iki katına yakın artarak 438 bine ulaşmıştır.
Bu tablonun insan hayatı ve sağlığı açısından ürkütücü boyutlarda olduğu aşikârdır.
Hidatik kist alarmı!
Parklarda, sokaklarda köpek dışkıları içinde oynayan çocukları bekleyen büyük tehlike!
Ankara’da yapılan bir çalışmada, rastgele seçilen 2.921 kişinin 439 (%15,03)’u pozitif olarak tespit edilmiştir.
“Kist hidatik” hastalığı 2005-2019 arasında 8,8 kat arttı
Bu istatistiklere göre hükümetin sıfır başıboş köpek politikasına halkın desteği %70 in üzerindedir. Yenikapı’da sözde hayvanseverler tarafından sokak hayvanları yalnız değildir, köpeklere adalet istiyoruz diye yaptıkları toplantıya belediyeler ve 2800 hayvansever derneğin desteği ile araçlarla getirilen insanlara rağmen en iyi ihtimalle 500-1000 arasında katılım sağlanabilmesi de şunu göstermiştir ki, başıboş köpek sorunu geçim sıkıntısı çeken halkın sorunudur, okuluna yürüyerek gitmek zorunda olan parka gidip oyun oynayamayan çocukların, sabah namazına gidemeyen insanların, işe erken vakitte dolmuş, otobüs ve servisle işine gitmek zorunda olan memur ve işçilerin engellilerin sorunudur. Başıboş köpek sorunu milli güvenlik sorunudur. Milyonlarca köpeğin sokaklara bıraktığı zehirli dışkısından dolayı su güvenliği ve zoonoz kist hidatik hastalığına neden olan paraziter halk sağlığı sorunudur.
Ümidimiz bu istatistiklere bakarak TBMM’de bulunan akıl ve vicdan sahibi milletvekillerinin iradesi ile milletin muzdarip olduğu başıboş köpeklerin öncelikle toplanması ve ardından hayvanseverler tarafından bir seferberlik bilinciyle sahiplenerek bakılması, bakılamaz ise 1932 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı gibi medeni şehirleri olan ülkelerde olduğu gibi çözümün bulunduğu bir yasal düzenlemenin yapılmasıdır.
İnşallah devlet önce insan diyerek hayvan refahı ve insan haklarını gözeten bir çözüm bulacaktır. Bu çözümün olacağından şüphemiz yoktur.
Derleyen: Mehmet Altuntaş
Ek: Görseller
Gölbaşı’nda bulunan köpek mezarlığı pırıl pırıl iken maalesef insanların mezarları köpekler tarafından kemiklerini yemek için şehit mezarlarının toprakları kazılmaktadır.Almanya’da otobana çıkan bir köpek yakalanmaya çalışılıyor yakalanamayınca trafiği tehlikeye atmamak için bertaraf ediliyor ancak ülkemizde otoyolların üzerinde başıboş köpekler beslenmeye devam ediyor.Ülkemizde hayvancılık zar zor yürütülürken bazı ahırlar kapatılarak köpek barınağına dönüştürülüyor.Japonya’da sokakta köpek beslemek adet değilken Toyota markası ülkemizde yol kenarında köpek besleyen şahıslara sponsor olmaktadır.Medeni şehirleri olan ülkelerde çocukların oynayacağı park ve bahçelere sahipli köpeklerin girmesi yasaktır.Türkiye’de de turistik bölgelerde yabancı ülkelerin vatandaşlarının kaldığı mavi bayrak uygulaması olan otellere ve sahillere köpekle girilmesi yasaktır.Bitlis Adilcevaz ilçesinde okula gidip gelirken beslediği bir köpeğin ısınması sonucu yaralanan Mustafa Erçetin kuduz olarak can verdi Ankara Hacettepe Çocuk Hastanesi’nde tedavi altına alınan Mustafa acı çekmemesi için uyutuldu.İngiliz BBC Rotırs ve Alman Doçevele haber kanalları kendi ülkelerinde yaptıkları yayınlarda “sokak hayvanları” sorununun aynı zamanda insan hakları sorunu olduğunu belirtmesine rağmen Türkçe yayınlarında ise başıboş köpek güzellemesi yapmaktadır.Ülkemizde başıboş sokak köpekleri ile ilgili tartışmaların başında uyutma konusu gelmektedir. Vatandaşların %80’i başıboş köpeklerden şikayetçi olmasına rağmen öncelikle uyutmanın değil öncelikle toplanmasından yara daha sonra hayvanseverler tarafından sahiplenilmesi daha sonra da diğer önlemlerin alması taraftarı ancak en başta uyutma konusu kasıtlı olarak tartışmaya açılmıştır. Önce insan diye düşünen akıl ve vicdan sahibi herkes sokaklarda başıboş köpek olmayacağını kabul etmektedir.Kendi ülkesinde sokakta bir tane bile başıboş köpek bulundurmayan Almanya köpek sahiplerden aldığı vergilerle rekor kırarken ülkemizde sokak köpekleri katlediliyor şeklinde yaygara koparan derneklerle işbirliği yapmaktadır.1 milyonun üzerinde takipçisi olan Fatih portakal bir anket yaptı ankete göre halkımız %70’in üzerinde çözümün ne olacağını tercih etti.Ankara’nın Keçiören ilçesi Kafkas Mahallesi’nde Tunahan Yılmaz isimli 9 yaşındaki çocuk 25 başıboş köpek tarafından parçalandı 14 ameliyat geçirdi halen hayatta kalma mücadelesi veriyor.Başıboş köpeklerin dışkısı ciddi anlamda bir zehirdir ve bu ülkemize karşı bir biyolojik savaştır.Avrupa ülkelerine giden insanlar sokaklarda bir tane bile başıboş köpek görmediklerini ancak çok sayıda sahipli ve tasmalı köpeklerin olduğunu belirtmektedir. Bu arada Afganistan’da Taliban yönetimi artan şikayetler üzerine sokaklarda boşu boş köpekleri toplamaktadır.Şehirleri Medeni olan ülkelerin sokaklarında bir tane bile başıboş köpek yokken ülkemizde sokak hayvanları adı altında başıboş köpeklerin sokaklarda Park ve bahçelerde hastane ve okul civarlarında hülasa her yerde beslenmesi’nin ardında yatan sebep merak uyandırmaktadır.Ülkemizde resmi kayıtlara göre 2668 adet hayvan koruma derneği bulunmaktadır. Buna mukabil ülkemizde başıboş köpekler tarafından parçalanan öldürülen yaralanan kuduz olup ölen insanlar çocuklar ve diğer hayvanların varlığı ile ilgili çalışmalar yapan esas itibariyle yaşam hakkı savunucusu olan insan hakları derneği kategorisinde bir tane dernek bulunmaktadır. Güvenli Sokaklar ve Yaşam Hakkını Savunma Derneği derneğin 1000’e yakın üyesi bulunmaktadır üyelerinin aidat zorunluluğu bulunmamaktadır. Üyelerin gönüllü bağışları dışında herhangi bir geliri yoktur. Güvenli Sokaklar ve yaşam hakkını savunma Derneği İçişleri Bakanlığı sivil toplumla İlişkiler Genel müdürlüğü denetçileri tarafından denetlenmektedir.Ülkemizde başıboş köpek sorunu ile ilgili hazırlanan 3 adet rapor bulunmaktadır. Bunlardan ilki yaşanabilir şehir platformunun hazırladığı sahipsiz başıboş köpek sorunu raporu bir diğeri güvenli Sokaklar ve yaşam hakkını savunma derneğinin sahipsiz başıboş köpek sorunu raporu 3 rapor ise insan hakları ve mazlumlar için dayanışma derneği tarafından hazırlanan sahipsiz başıboş köpekler raporudur. 5199 sayılı kanunun en çarpıcı ve kanunun ruhunu yansıtan maddesi ilkeler maddesi olan 4. maddenin g fıkrasıdır. Bu maddeye göre hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında insanlarla diğer hayvanların hijyen sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır. Buna göre sokaklarda sahipsiz ve başıboş köpeklerin dışkıları çok ciddi sağlık sorununa sebep olmaktadır ayrıca insanlara çocuklara saldırdığı için güvenlik sorununa da sebep olmaktadır diğer taraftan ki hidatik parazit sebebiyle hijyen sorununa da neden olmaktadır. Tüm bunlar dikkate alındığında diğer hayvanları verdikleri zararlar insanlara verdikleri zararlar göz önüne alındığında sokakta sahipsiz başıboş köpek olmamalıdır.Sahipsiz başıboş köpeklerin ülkemizin tarım ve hayvancılığına ne düzeyde zarar verdiğine ilişkin bir istatistik bulunmamaktadır.Sahipsiz ve başıboş köpekler otoyollarında ciddi anlamda trafik kazalarına sebep olmaktadır bu yüzden otoyol ve yol kenarlarında besleme yapanlar Türk ceza kanuna göre suç işlemektedir.İngiltere başbakanı Sunak sahipli köpeğini başıboş olarak parkta gezdiremiyor ancak ülkemizde 2800’e yakın sözde hayvansever Dernek sokaklarımızda 15 milyon başıboş köpek besliyor.Hangi anne ve baba yetiştirdi yavrusunun böyle olmasını ister?Bir köpeğin ağzından bir kemiği gofret gibi çiğneyerek giyebileceği 42 dişi bulunmaktadır.Ülkemiz Dünya sağlık örgütünün verilerine göre dünyada kuduz risk ki bulunan en yüksek olan ülkeler arasında yer almaktadır bu yüzden pek çok ülke Türkiye’ye gelen vatandaşlarını uyarmaktadır.Mahra Melin Pınar (9) Antalya serik’te iki köpek tarafından kovalandı ve trafik kazası sonucu 24 Mart 2022 günü vefat etti. Babası Murat Pınar ve annesi Derya Pınar kızları mahranın başına gelen bu elim hadiseden sonra başka mahralar olmasın başka çocuklar solmasın diye (15 Mayıs 2022) Güvenli Sokaklar ve Yaşam Hakkını Savunma Derneğini kurdu.Mahra Melin Pınar köpeklerden kaçarken kamyon altında kaldı ve bacağı ezildi.Kuduzun en temel sebebi başıboş köpeklerdir.Otoban ve yol kenarlarında beslenen başıboş köpekler binlerce trafik kazasına sebep oluyor. Son beş yılda İçişleri Bakanlığı verilerine göre hayvana çarpma ile gerçekleşen 3 bin 534 trafik kazasında, 55 ölüm ve 5 bin 147 yaralanma vakası kayıtlara geçmiştir.Maalesef ülkemizde hayvancılığı yem parası bulamadığı için bırakan çiftçiler ahırlarını kapatıyor, kapanan ahırlar köpek besi çiftliği oluyor yine boş okullar köpek yuvası oluyor.Maalesef sözde hayvanseverler kucaklarına aldıkları süs köpekleri ile poz veriyorlar ancak sokaklarımızda karabaş ve kurt kırması milyonlarca köpek bulunmaktadır.
Veterinerlik fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nilüfer Sabuncuoğlu’nun Sağlık Bakanlığı ve Çevre, Şehircilik Bakanlığı’na dayanarak açıkladığı veriler çok korkunç. Habertürk yayınında karşılaştığım bu bilimsel açıklamalar başıboş köpek sorununun yeterince anlaşılmadığını ortaya koyuyor. Çünkü bu konuda mağdurdan çok “azgın azınlık” diyebileceğimiz “mama lobisi” ve bunların taşeronlarının sesi çıkıyor. Hayvanseverlik kılıfı altında kolluk güçlerine saldıran, etrafı yakıp yıkan, tehditler savuran hatta Cumhurbaşkanına parmak sallayan azgın azınlığın arkasındaki güçleri bu millet çok iyi biliyor. Gezi kalkışmasının, LGBT terörünün, PKK-FETÖ ve DHKP-C’nin arkasında kim varsa bunların arkasında da aynı mihraklar yer alıyor.
Bu anlamda başıboş köpekler için mama alacağı vaadiyle sosyal medya üzerinden toplanan milyonlarca liranın aslında nereye gittiğinin takip edilmesi; 100 milyar liranın döndüğü mama sektörünün bu işin neresinde durduğunun iyi analiz edilmesi; meselenin yalnızca “başıboş köpek” olmadığının bilinmesi gerekiyor. Çünkü “hayvanseverlik” perdesini kaldırdığınızda işin ardında büyük bir rant mücadelesi olduğu açık ve net olarak görülüyor.
Prof. Dr. Nilüfer Sabuncuoğlu, sorunun ulaştığı boyutları herkesin anlayabileceği şekilde tane tane anlatıyor. Bunu, alanın uzmanı olmanın getirdiği sorumluluk duygusuyla yapıyor. Buna göre son 45 günde yedi vatandaşımız köpek saldırılarında hayatını kaybetti. Bunların ikisi yaşlı kadındı ve vücut bütünlüğü bozulmuş şekilde -yani bir kısmı köpekler tarafından yenmiş halde- toprağa verildi. Yine köpeklerin yol açtığı trafik kazalarında ise beş vatandaşımız hayatını kaybetti.
2023 yılında 437.000 vatandaşımız köpekler tarafından ısırıldı. Isırılan her bir vatandaşımıza dört doz kuduz ve bir doz tetanoz aşısı yapıldı. Son 45 günde ise 54.000 kişi ısırıldı. Şu hâlde günde ortalama 1.200 vatandaşımız ısırılıyor ve bunun en az beş katı vatandaşımız ise ısırık almadan saldırıya uğruyor. Son 45 günde vatandaşlarımıza 216.000 doz aşı yapıldı. Kuduz mihrakı olarak adlandırılan altı aylık karantina uygulanan yerler ise Edirne’den Kars’a kadar uzanıyor.
Sorun ısırılmakla da kalmıyor. Son 45 günde başıboş köpekler cadde ve sokaklara 45.000 ton dışkı bıraktı. Bu dışkıların içinde yer alan mikroplar hava yoluyla çimenlere, diğer hayvanlara ve özellikle çocuklara bulaşarak organların içine yerleşiyor. Bu mikrop yumurtaları 5-10 yıl içerisinde organları iflas ettirecek seviyeye ulaşıyor. Dolayısıyla bir halk sağlığı sorunuyla karşı karşıyayız. Bu sorun köpeklerin kısırlaştırılmasıyla aşılamaz. Çünkü kısırlaştırılan köpekler yeniden sokağa bırakıldıkça benzeri sorunlar devam edecektir. Kaldı ki pek çok Avrupa ülkesinde ve ABD’de kısırlaştırma yerine sahiplendirme veya uyutma yöntemi uygulanıyor.
Araştırmalara göre ABD’de 89,7 milyon köpek bulunmaktadır. Ancak bu köpekler sokaklarda değil bakımevlerinde tutuluyor. Bakımevlerindeki köpekler sahiplendirilememesi hâlinde uyutuluyor. AB ülkelerinden Almanya, Belçika, Danimarka, Hollanda ve İsveç’te sahipsiz köpek sorunu bulunmuyor. Bu ülkelerde sahipsiz köpekler toplanmakta ve bakımevlerine yerleştirilmektedir. Diğer AB ülkelerinde ise şehir merkezlerinde başıboş köpek sorunu yaşanmamaktadır.
Buradaki sorunun kaynağı 5199 sayılı Kanun’dur. Bu Kanun’a bağlı olarak yayınlanan yönetmeliklerdeki tanımların eksikliği ve birbiriyle tezat teşkil etmesi de cabasıdır. AB ülkelerinde “Hayvan Refahı” olarak kavramlaştırılan başlığın Türkçe’ye “Hayvan Hakları” olarak sokulması bu sorunun temelini oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra “hayvan bakımevi” kavramı ile “rehabilite edilen hayvanın alındığı yere bırakılması” maddesi yaşanan sıkıntıların diğer sebebidir. Başıboş hayvanlardan sorumlu olan kurumun kanunda ve yönetmelikte net olarak belirtilmemiş olması da sorunun kucaktan kucağa atılarak ortada kalmasına yol açmaktadır. Yeni kanun önerisinin tüm bu sorunları çözerek insan sağlığını tehdit eden köpek terörünü ortadan kaldırması gerekmektedir.
Bilimin ve biyogüvenlik uygulamalarının gösterdiği yol başıboş köpeklerin sıfırlanmasıdır. Bu sorun aynı zamanda bir millî güvenlik sorunu hâline dönüşmektedir. Anayasa’nın 17. maddesi açıktır: “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Devletin öncelikli görevi de vatandaşlarının yaşam haklarını korumaktır. Dolayısıyla bu sorunun su kaldırır tarafı kalmamıştır. Önceki gün Fatih Portakal’ın, dün de İletişim Başkanlığı’nın yayınladığı ve yüz binlerce kişinin katıldığı anketlere baktığımızda halkın %87’si bu sorunun bir an önce çözülmesini beklemektedir. İktidarın, %1’lik azgın azınlık yerine milletin sesine kulak vermesi, bundan sonrasında tek bir çocuğumuzun köpekler tarafından parçalanmaması için acil ve kararlı adımlar atması elzemdir.
LİSE ÖĞRENİMİ BEHEMEHAL TAMAMI ZORUNLU OLMAKTAN ÇIKARTILMALIDIR
İlk beş yıl eğitim zorunlu olmalıdır, sonraki 3 yıl yönlendirme eğitim meslek sahibi ve memur olmak isteyenler için lise ise memur olmak için açıköğretim yeterli olmalı zorunlu olmamalıdır. bu işi 2+2 veya 3+1 seçeneklerine gerek yoktur. 14 yaşından sonra çocukları bir meslek sahibi yapmak gerçekten zorlaşıyor.
Unutmayın 8 yıllık zorunlu eğitim 28 Şubat dayatması idi.
Bu işi 5+3 veya 4+4 toplam 8 yıl ile sınırlamak lazım. ortaokul da memur olmak isteyenler için zorunlu olmalı.
Örgün lise öğrenimi behemehal zorunlu olmaktan çıkarılmalıdır. İstekli öğrenciler okumalı. Sınıfta kalma olmalı. Türkçe’den matematikten 70 alamayan sınıfta kalmalı. Devamsızlıktan kalma olmalı veya 1 aydan fazla devamsızlık yapan ücretli açık öğretime kaydırılmalıdır.
Sayın Cumhurbaşkanım; Mecburi eğitim süresi 12 yıl olarak kaldıkça, doğurganlık oranı artmaz. Sürenin 8 yıla inmesi çok faydalı olur. Nüfusun yüzde 10’undan fazlası üniversite öğrencisi ise doğurganlık oranı artmaz. 30’undan evvel evlenemiyor gençler. Evlenmeyi düşünenlerden bir bölümü de, “Kısa süre evlilikten sonra ömür boyu nafaka” mahkûmu olmaktan korktuğu için evlenmiyor. Serdar Arseven
13-14 yaş sonrası örgün lise eğitimi derhal zorunlu olmaktan çıkartılmalıdır.
Liseye sadece okumak isteyen öğretmene saygılı ilim talep eden talebeler gitmeli, hazcı arsız saygısız eyyamcı öğrenciler aşamalı uyarılar sonrasında derhal açıköğretime kaydırılıp lisede okumak isteyen talebelerden acilen uzaklaştırılmalı, onların da zehirlenmelerine fırsat verilmemelidir. Bu tür öğrencileri tespit etmek çok kolay ortaokul öğrenimi sırasında gösterilen tavırlar, notları, okuduğu kitaplar, aldığı uyarılar, disiplin cezaları, öğretmen kanaatleri vs ye bakılır rehber öğretmenin de değerlendirmesiyle tespit edilebilir, çok zor değil.
Okumak isteyene de fırsat sonuna kadar açık olmalı ve açık öğretime geçiş olabildiğince kolaylaştırılmalı ve bu tür öğrenciler mesleki eğitim kurs vs talebeder olmalı.
Meslek öğrenenler teşvik edilip iş ve evlilik masrafları devlet tarafından karşılanmalı.
4-6 yaş okul öncesi eğitim zinhar zorunlu olmamalı. Bunların eline fırsat geçerse okul öncesi eğitim diye çocukları Anıtkabir’e götürür putlara tapmayı öğretirler. Safi zihinleri iğfal etme imkanı verilmemeli. Ayrıca ne yapıp ne edip 14 yaşından sonraki eğitimi yani lise eğitimini de zorunlu olmaktan çıkarmalı, okula yalnızca gerçekten okumak isteyen gençlerin gittiği, disiplinin, öğretmene saygı ve ilme sevginin üst düzeyde olduğu; arsız, küstah, hazcı ve nefsani hareket eden bir avuç zorba öğrencinin diğerlerini çürütemediği istekli talebelerin olduğu nitelikli okulların sonuna kadar desteklenmesi taraftarıyım.
Zorunlu eğitim kaldırılmalı!
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, liselerde sınıf tekrarının yeniden hayata geçirileceğini ve açık öğretim eğitimlerine de düzenleme getirileceğini açıkladı. Liselerde sınıfta kalma uygulamasının ancak zorunlu eğitimin kaldırılmasıyla başarılı olacağını ifade eden Memur-Sen Konya İl Başkanı Nazif Karlıer, “Sınıfta kalma şartı tekrar gelebilir ama zorunlu lise eğitimi kaldırılmadığı taktirde bu uygulama sorunlara yol açar” dedi.
‘LİSELERDE ZORUNLULUK KALDIRILMALI’
Lise eğitiminin zorunlu halden çıkarılması gerektiğinin altını çizen Karlıer, “Liselerde sınıf tekrarı uygulamasının geri geleceği açıklandı. Fakat liselerde sınıf tekrarının uygulanabilmesi için, okuma zorunluluğunun kaldırılması gerekiyor. Sınıfta kalma şartı tekrar gelebilir ama zorunlu eğitim kaldırılmadığı taktirde bu uygulama yapılamaz. Lise öğretimini zorunlu olmaktan çıkarmalıyız. Sadece isteyenler gitmeli. Hala zorunlu eğitime devam edilecekse, bu kural uygun olmaz. Eğitim kalitesinin arttırılması için bunun doğru bir planlamayla yapılması gerekiyor.” diye aktardı.
4+4+4 diye, gerini gerini övünerek, milyonlarca genç insanın yakasını tam 12 yıl bırakmıyoruz… İlkokuldan sonra, hiç değilse sanayide çırak olabilecekleri de arıya verip, işe yaramaz ederken, karmaşa ve kaos ortamından olumsuz etkilendikleri için gerçek heveslileri de, okuldan okumaktan soğutuyoruz.. Ve bu ucube sistemi inat ve ısrarla devam ettiriyoruz ya hani. Bakınız; 12 sene boyunca, bedava kitap, bedava okul ve bedava öğretmenler tahsis ettiğimiz ve uğruna etek etek para harcadığımız bu öğrencilerden biri, Üniversite sınavında ne yapmış. – 40 Türkçe sorusundan hiç doğrusu yok. – 40 Matematikten bir soru bilmiş. – 20 Sosyal sorusundan, yine bir doğrusu, Ve – 20 Fen sorusundan da, sadece 1 doğrusu var. Toplam 120 sorudan, yanlış sayısı daha fazla olduğu için, -1.7 net ile borçlu düşen bu kahramana! ne olmuş dersiniz? Cumhuriyet Üniversitesi Türk lehçeleri ve Edebiyatı bölümünü kazanmış ve Üniversiteli olmuş… Yani,120 sorudan hiç doğrusu olmayan adamı bile Üniversiteli yapmışız. Hani hatırlarsanız; ” Sıfır çeken” bile Üniversiteli olacakmış diye, sert tartışmalar olmuştu ya, meğerse sıfırın altında kalanlar da girebiliyorlarmış. İyi mi?… Üstelik bu örnekten epeyce de varmış. 12 sene avare kasnak gibi dönenlerin yakasını yine bırakmıyor, eksiye düşenleri bile Üniversitelere dolduruyoruz ki, bir dört yıl daha dönsün dursunlar… Ve bunun adına da ” Yüksek Öğretim” diyoruz… Peh peh peh!!!…
Zorunlu Eğitimin Ülke Eğitim Sitemini Göçertmesi !?
Her insan okumalı gibi bilimsel hiçbir temeli olmayan bir anlayışla doğal işleyen sisteme burnunu sokan insanın bir sistemi daha göçertmesi ile sonuçlanmıştır. İlk olarak her insan okumaya uygun değildir, okul eğitimi her insan için uygunda değildir. Üstelik okul eğitiminin ”zorunlu” olması işleri hiç olmadığı kadar kötü bir duruma sürüklemektedir. Bu sistemde okumakta gözü olmayan uyumsuz insanlar zorla okullara adeta bir hapishane gibi kapatılmakta ve bu uyumsuz kişiler tüm okulun huzurunu kaçırmaktadır. Sınıflara gerçekten eğitim almak için gelmiş gerçekten çalışmak isteyen öğrenciler okulla hiç alakası olmayan ve burada zorla tutulan kişilerin zorbalığına maruz kalmaktadır. Okullarda sadece öğrenciler değil öğretmenlerde gitgide pasifleşmiş ve okul bilgi aktarılmasından ziyade çocuk ve gençlerin tutulduğu ağıllara dönüşmüştür.
Özügr bir ülkede devletin hiçbir şeyi zorunlu tutması hakkı yoktur !!! Eğitimde zorunluluk değil gönüllülük esası aranmak zorundadır. Kendi içinde bu konuda hiçbir motvasyonu olmayan kişileri zorla yıllarca betonarme bir yapının içine kapatmak gerçekten eğitilmek ve ülkeye yarar sağlamak isteyen insanlara en büyük zararı vermiştir. Üstelik bu saçmalık öyle bir boyuta ulaşmıştır ki başarının esas noktası olan REKABET unsuru bu sosyal devlet veya sol düşüncenin zorunlu eğitim saçmalığı ile yokolmuştur. Okulların başarısız olan öğrencileri cezalandırma yetkisi yoktur. Zorbalık yapanların okuldan atılması engellenerek ve öğrenciler başarısız olsa bile eğitim sisteminden çıkarılmak yerine uydurma notlarla geçirildiği için eğitimin ve başarının hiçbir anlamı kalmamıştır.
Bu sol kafayla zorunlu eğitim garabeti. Bu ülkeye imam hatip belasınıda getirmiştir. Zorunlu olarak pekçok kişi imam hatipe gitmekte ve bizim vergilerimizle iyice yozlaşan bir nesil ortaya çıkmaktadır.
Son dönemde bu akılalmaz anlayış üniversitelere sıçramıştr. Herkes okumalı, herkes sınavsız okumalı saçmalıklarıyla üleknin her yerine lise kalitesinde üniversitemsi garip yapılar doldurulmuştur. Merkezde çok nitelikli bir kaç üniversite oluşturmak yerine Hakkari gibi, Niğde gibi üniversite açmanın hiçbir mantığı olmadığı ve içine nitelikli eğitim görevlisi ne yetiştirebileceğiniz ne koyabileceğiniz sayısız garip kurum oluşturuldu. Buralara devlet yandaşları yığdı ve üniversite puanları aşırı oranda düşürülerek pekçok mesleği aslında yapcak ne kapasiteye ne motivasyona sahip olan niteliksiz öğrenci yığınları devletin bizden topladığı ağır vergilerle orada beslenmeye başladı.
Devletin ve ülkemizin ara eleman açığı çığ gibi büyüoyr. Ülkeye açılan niteliksiz kurumlardan her konuda başarısız ve üstelik hayata tutunamamış ellerinde bir bilezik olmadan devlet kaılarında atama bekleyen yığınla insan oluşuyor. Bir elektrikçi haketmediği milyarlarca lira para kazanırken mühendisler bu garabet sistemin başarısı ile asgari ücrete talim ediyor ki o mühehendislerin veya öğretmenlerin veya yazılımcıların bu işleri yapabilecek niteliğe sahip olmadığını üniversiteye gitmiş herkes görüyor.
Bugün konuşulan saçmalık şu. Öğretmen kalitemiz çok düşük. Öğretmenler yüksek lisans yapanlardan seçilecek. Pek ne olacak ne olduğunu söyleyeyim. Her yerde mantar gibi yüksek lisans bölümleri türeyecek hakkari üniversitesi yüksek lisansı niğde yüksek lisansı ve yüksek lisans eğitim kalitesi kısa sürede lisans eğitim kalitesi gibi beter bir hale gelecek. En kötüsüde üretmesi ve çalışmasdı gereken bir genci 26 yıl hiçbir halt üretmeden betonarme bir yapının içinde hapsetmekle övüneceğiz !!!
Öğretmenlerin daha çok okuyup niteliksiz ve yoz durumlarını hayattan kopmuş hallerini arttırmak yerine eskiden başarılı olan öğretmen liseleri ile aslında eğitim süresi düşürülüp özel bir puanla önüne geleni almadığınız daha yoğun ve kısa bir eğitimle gençler çürümeden eğitim kurumlarına geçirmek daha önemli değil mi ?
Ülkenin her yerinde milyonlarca kişi ( çoğunun eğitimle alakası olmayan ) yüzbinlerce niteliksiz eğitmenin olduğu bir sistemle nereye varmak istiyoruz. Ülkenin ara eleman ihtiyacı sanayi ve üretimi göçertirken, okumaya uygun olmayan insanları erken yaşta sanayi, spor ve girişimcilik yerine 4 yıl boyunca hiçbir halt öğrenmediği üstelik öğrenen insanların ve birşeyler öğretmeye çalışan öğretmenleri bezdireceği bir yerde kapalı tutuyoruz ?
Liberal bir sistemde rekabet olur. Her insan her haltı yapmaz. İnsanları zorla eğitemezsiniz !!! Eğitimin niteliğinin düzelmesinin tek yolu vardır. Üniversite sayılarını dramatik bir biçimde azaltacaksınız. Liselerde zorunlu eğitim ortadan kaldırılıp ortaokulda başarısız olduğu açık kişileri bir an önce ara eleman olup hayatlarını kurtarmalarını ve ülkeye fayda sağlamalarını garanti edecek bir şekilde ekonomiye sokacaksınız. Lise eğitimini özelleştirip Öğretmen liseleri gibi meslek alanlarına yöneltip buraya özel puanla öğrenci alacaksınız ve okumaya niyeti olmayan kişileri bir an önce sistemin dışına atıp lise sayısını azaltacak ve bu şekilde eğitimci sayısınıda azaltıp öğretmen liseleri vasıtasıyla gereksizleri değil belli bir puanın üstündeki kişileri yoğun bir lise eğitimi ile bu alana sokacaksınız.
Üniversiteler sadece ama sadece bu rakabet ortamında başarılı olmuş ve kalan insanların az sayıda üniversite için rekabet ederek en iyilerinin seçilip ülkeyi ileri taşıyacak bilim adamı niteliğine sahip insanları alacak kurumlar olacak. Eğitim herkes için parasız olmayacak bu saçmalığı en baştan yok edeceğiz. Bunun yerine başarıyı ödüllendiren bir burs sistemi kurulacak ve bu burs öğrencinin üniversite notları ile doğrudan bağlantılı olacak. Üniversitede okumak isteyen ama üniversitede çalışmak yerine yatmak isteyen asalakların ciddi bir eğitim ücreti ödeyerek sisteme maddi yönden katkı sağlaması sağlanacak. Bu şekilde relabet teşvik edilecek ve süzgeçten gerçekten faydalı ve nitelikli insanlar çıkıp ülkeyi kalkındırmaya başlayacak. Niteliksiz yığınlar ise ekonomide en çok ihtiyaç duyulan ara elemanlar olarak hem iyi para kazanacak hemde kalkınma için gereken temeli oluşturacaklar.
Bugün üniversitelerde sırf akademisyen adayları yds’si yapamadıkları için devlet yökdil adında ydsden çok daha kolay bir sınav çıkardı ve reakbwti yokederek aşırı akedemisyen ihtiyacı nedeniyle çaycı olarak adamları Hakkari üniversitesi gibi yerlere doldurdu. İşte bu herşey parasız olsun, herkes eşit olsun, herkes okusun gibi hastalıklı bir düşüncenin bizi götürdüğü fasit daireyi oluştur. Herkes eşit değildir ve eşit ölçüde çalışmamaktadır. Eşit ölçüde dürüstde değildir. Rekabet iyi ve kiliteli olanı haketmeyen ile ayırır ve olanakları kişinin kendi özverisi ile yakalamasını sağlar. Liberal ve özgürlükçü düşünce size fırsat eşitliği sunar çalışmayan insanın düşünmeyen risk almayan yığınların tersi kişilerin sırtına binip asdalak olduğu herşey eşittir saçmalığına inanamz !!!
Sisteme rakabeti getirmediğiniz sürece istediğiniz kadar Atatürk veya Din diye ağlayın bu yozlaşmış insan kitlesi asla düzeltilemeyecek !
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin 12 yıllık zorunlu eğitimin zararlarından bahsetti fakat Müslümanların ağzını bıçak açmıyor, kimse destek olmuyor.
Enderun Özgün Eğitimciler Derneği Maarif platformu Medeniyet Enstitüsü
Ortaklaşa bir eğitim raporu hazırladı ve bu raporda 12 yıllık zorunlu Eğitimin ne kadar büyük zararlar verdiğini ortaya koydu fakat Müslümanlar ölü taklidi yapıyor.
Hiçbir tanesi sahip çıkmıyor.
Ey ezik muhafazakarlar; Siz bu sessiz kalmalarınızla daha çok canınız yanacak, sizin başınıza gelenler, siz sessiz kaldıkça daha fazlasını size yapacaklar.
Bu zulümleri onaylıyor muyum, tabii ki onaylamıyorum ama zulme maruz kalanların hiç mi sesi çıkmaz ya!
Küfür, hakaret, tehdit içermeyen medenice tepkilerle bir insan hiç mi sesini çıkarmaz ya!
Ne kadar pısırık, korkakmışsınız.
Çocuklarınız ve sonuç itibariyle nesillerimiz ve nihayetinde ülkemiz çok büyük zararlarla karşı karşıya kalıyor, Müslümanlar üzerlerinde ölü toprağı varmış gibi kımıldamıyorlar bile.
Siz yapın bakalım böyle. Bakalım size bu zulmedenler, siz sessiz kalınca zulümlerini bitirecekler mi?
Bilakis bitirmeyecekler ve daha da arttıracaklar. Bakacaklar, sizin sesiniz çıkmıyor, ne yapsak gidiyor. Niye dursunlar ki.
Türkiye süper güç potansiyeli olan bir ülkedir. Türkiye’nin güçlenmesini kimse istemez. Öncelikli olarak eğitimini bozarak gelecek nesilleri ifsad ederler ve Türkiye’nin güçlenmesine mani olurlar.
Siz ezik muhafazakarlar da sessiz kalarak buna çanak tutmuş olursunuz.
Taşkınlık yapmadan, küfür, hakaret, tehdit içeren üsluplara başvurmadan haklarınızı arayamaz mısınız?
Bu haliniz nedir sizin böyle?
Hala böyle mi kalacaksınız, hala Cumhurbaşkanı yapsın Milli Eğitim Bakanı yapsın mı diyeceksiniz?
İsrailoğulları’nın Musa aleyhisselama, Ey Musa sen git Rabbinle birlikte firavunla mücadele et biz seni burada bekliyoruz dedikleri gibi siz de Cumhurbaşkanını, Milli Eğitim Bakanını yalnız mı bırakacaksınız?
Böyle kalanlar bilsinler ki tam bir modern İsrailoğlu kavmidir.
Artık açın gözünüzü. Mesele, sizin çocuklarınız, nesillerimiz ülkemiz.
Bu kadar korkaklığı, pısırıklığı, ezikliği gördükten sonra gelecekten ümit etmeli miyiz onu da bilmiyorum?
1- 12 yıllık zorunlu eğitim 2- Plansızca her şehre açılan onlarca fakülte 3- Meslek eğitimli ortaokul & lise mezunu yerine iş alanı olmayan bölümlerden mezun yüzbinlerce üniversiteli 4- İş bulamama ve gelecek kaygısı
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Kanal 7 Ankara Temsilcisi Mehmet Acet´in sunduğu Başkent Kulisi´nde programında konuştu. Program Ankara Sıhhiye´de bulunan ve Bakan Ziya Selçuk´un da öğrenim gördüğü Ankara Atatürk Lisesi Müzesinde yapıldı.
Bakan Ziya Selçuk, zorunlu eğitim süresine ilişkin olarak şunları söyledi:
“Bütün dünyaya baktığımızda, gelir düzeyi ne olursa olsun, bir çocuk zorunlu eğitim denilen 8-9 yıllık öğretim süresi içerisinde, ki bizde çok yüksek, İngiltere gibi bir iki ülke dışında bu derece uzun bir öğretim süresi yok. Bir de Türkiye´de var, 12 yıllık eğitim süresi… Genel olarak 8-9 yıllık bir zorunlu eğitim süresi var.
Ülkeler, 8-9 yılda vatandaşlığın gereğini, temel bilgileri verip, ondan sonra uzmanlaşmaya yönlendiriyor.
Lisedeki bir çocuğun 15-16 tane dersi alması, anlaması, derinleşmesi mümkün değil. Sınıfta kalmanın hemen hemen hiç mümkün olmadığı bir ortamda da, öğrenci zaten ben geçeceğim diyor. O zaman da dört işlemi bilmeden lise bitiliyor. Üniversitede zayıf kalıyorlar. Bir çok dersten yüzeysel bilgi alacağına, yönelmek istediği, yeteneğinin olduğu alanda yoğunlaşsın. Her şeyden azar azar değil, belli konularda derinlik kazanması gerekiyor.
Bir çocuk küçük küçük çukurlar kazmak yerine, kuyu kazması gerekir. Kuyu kazmasa hayatta da kökleri zayıf kalır.”
İLKOKUL ÖNCESİNDEN ÇOCUKLARIN YETENEKLERİ ORTAYA ÇIKARILACAK
Nasıl bazı ülkelerde misal: Yeni Zelanda, Japonya´da lisede 5-6 ders varsa sonrasında uzmanlaşıyorsa bunu burada başarmalıyız. Bizde 5-6 derse indiremeyiz ama burada bir orta yol bulup, çocukların ve Türkiye´nin iktisadi menfaatlerini gözeterek yapılacak.
“LİSEDE DERSLERİ YARI YARIYA İNDİRECEĞİZ”
Biz şimdi yaptığımız planlamada okul öncesi bu çocuğun yeteneğini ortaya çıkaracağız. Bunu ilkokuldan itibaren yapacağımız için lise biterken artık kafasında ne var olmayacak. Liselerde 15-16 ders var. Yarı yarıya düşecek. Önümüzdeki eğitim yılında buna başlayacağız. Bundan sonra her ay büyük projeleri açıklayacağız.
☑️2) Boykot uluslararası olarak devam ediyor. Bu sebeple hazırlanmış olan çok güzel bir site yapılmış. Emeği geçenlere teşekkür ediyorum. İncelemenizi öneririm. Boykot gerekçeleri bile yazıyor. 👉https://boycott.thewitness.news/categories
☑️4) Hangi ürünlerin boykot edileceğine ilişkin olarak 30 farklı dilde kullanılabilen bir web sitesi oluşturuldu. Boykot sitesinde araştırma yaptıktan sonra markalar delilleriyle birlikte siteye yerleştirilmiş. Alternatifi olan markaların, alternatifi de konulmuş. Eksikler olabilir düşüncesiyle bu eksiklikleri gidermek adına da insanların mail yoluyla eksik olan markaları bildirme imkanı da sağlanmış.. Hiç kimsenin hakkına girmemek adına detaylı araştırma sonrası boykot listesi oluşturulmuş.. Sitenin linki:👉 https://boycotzionism.com https://youtube.com/shorts/fj-_sJibYzA?feature=share
☑️5) Boykot edilecek markaların listesi ile ilgili yapılmış bir çalışma. Markaların isimleri görseller ve kaynaklarda sunuluyor. Sanırım eklemeler devam ediyor. Yayabildiğimiz kadar yaymamız lazım. 👉https://bilinclituketim.com
☑️7)Boykot Yolu projemiz ile artık marketlerde uzun uzun markaların boykot durumlarını aramak yerine, projemiz içerisindeki arama çubuğuna markanın ismini yazarak çok hızlı bir şekilde bulabilir, yanındaki “Alternatifi Gör” butonuna basarak uygun veya yerli ürünlere hızlıca ulaşabilirsiniz. https://www.boykotyolu.com.tr
Gazze’de yaşanan insanlık dramı her vicdanlı insan gibi bizi de bir şeyler yapmaya mecbur ediyor.
Şimdi üzüntümüzü eyleme dönüştürme zamanı!
Boykot, söylentilerin aksine son derece etkili bir çözümdür. Günlük alışverişlerimiz esnasında siyonizmle mücadele edebiliriz!
Filistin Inisiyatifi’nin hazırladığı bu broşür, market alışverişlerinde en sık karşılaştığınız markalara yönelik bir bilgilendirmedir.
Küresel boyutta üretim yaparak sektörü elinde bulunduran, İsrail’le ekonomik iş birliği içinde olan ve İsrail’in işgal ettiği topraklarda yatırımları bulunan üreticilere ait markaları bu broşürde bulabilirsiniz.
Umarız siz de alışverişinizde bu hassasiyeti gözetir ve evinizin bereketini korursunuz.
Troy ödeme sistemine geçenler yahut başvuran arkadaşlardan bazı yorumları bilgilendirme mahiyetinde paylaşmak istiyorum. 🔸Akbank’ı aradım, Troy istiyorum dedim. Olmaz derseniz kartımı birazdan kaybedeceğim dedim :)) başvuruyu hemen aldılar. (E.K) 🔸Garanti bankasi telefon bankaciligindan 5 dakikada basvurumu aldilar. 5 gune teslim olacagini soylediler. Mevcut musterisiydim. Yurtdisi isleme kapali sadece. (S.O) 🔸Kuveytturk Troy kart bulunmaktadır. Şubelerde anında basım gerçekleştirilmektedir. (D.R) 🔸Ziraat hiç ikiletmedi (T.Ü) 🔸Kuveyt Türk mobil şubede kart başvuruları bölümünden online başvuru yapılabilir. Benimki hemen onaylandı, sanal kartımı da oluşturdum. Fiziksel kart da eve gelecek. (M.E) 🔸Akbank için bankaya gitmeye gerek kalmadan sadece müşteri hizmetlerine bağlanarak halledebiliyorsunuz. (D.İ) 🔸İşcepten bir dakikada hallettim (F.F) 🔸Vakıfbank internet bankacılığından Troy başvurusu yapılabiliyor (A.O) 🔸Bankam YKB az önce arasım, banka kartımı, kfedi kartımı ve 2 adet ek kartımı Troy kart ile değiştiemek istediğimi ilettim..uygulama üzerinden bir onay işlemi yaptım. hepsi bu kadar. (A.L) 🔸Yapı Kredi Gold hemen geçti, Platin’de olmadı, yeni kart talep ettik. İş Bankası’nda da yeni kart talebi yaparsak olabileceğini söylediler, uygulamadan başvurduk ve hemen onaylandı. İki bankanın da müşteri hizmetleri yetkilisi aynı özelliklerin devam edeceğini söyledi. (S.D) 🔸Halkbank’ı aradım, Mastercard kartımı Troy’a geçirmek istiyorum dedim, adres istendi, hepsi toplam iki dakika, işlem tamam. (M.M) Gördüğünüz üzere çok basit ve kolay bir şekilde bu geçiş gerçekleşebiliyor arkadaşlar. GSM operatör değişikliği gibi. Burada da bizim eksikliğimiz böyle bir sistem ve altyapı olmasına rağmen yeteri kadar reklam, bilgilendirme ve uyarı yapılmamasıdır. Maalesef kronik rahatsızlığımız bu bizim. Sadece Filistin cephesinde siyonsti destelemiyor visa ve mastercard. Suriye’de, Libya’da, Afrika’da, Irak’ta ve hemen her yerde karşımıza dikilen terör örgütlerini de finanse ediyor. Hem de oturdukları yerden. Bu vesileyle hem milyonlarca dolar ülkemizde kalacak, hem de bu tekere ciddi bir çomak sokulacaktır arkadaşlar. Cem Murat İ$R&€L veya onları destekleyen firmalara BOYKOTU ÖNEMSİYORUZ… Amma esas can acıtacak olan bir kalem var ki, onu yapabildiğimizde, CİDDEN BUYUK İŞ YAPMIŞ OLURUZ… KREDİ KARTI VE BANKMATİK KART KULLANIMINDA ((( TROY))) ALT YAPISINI KULLANIMINI YAYGINLAŞTIRABİLİRİZ… *** ((( TROY KART ))) NEDİR? Açılımı: Türkiye’nin ödeme yöntemi… Siyonistlerin sahibi olduğu Mastercard ve Visa’ya yerli ve milli alternatif olarak geliştirildi. Yurt içindeki tüm pos cihazlarında işlem yapıyor… Yurt dışında bir çok ülkede aktif… İnternet alışverişi yapar… Taksit imkanı var…. #TroyKartaGeçiyoruz *** Troy Karta nasıl geçilir? Bankanızı arıyorsunuz. Kartlarınızı Troy altyapısına geçirmek istediğinizi söylüyorsunuz. HEPSİ BU KADAR…. Bu şekilde Siyonist destekçisi mastercard ve visa sisteminden çıkıyorsunuz… Soykırımlara sponsor olmamak için #TroyKartaGeçiyoruz… BANKALAR KARTLARI DA DEĞİŞTİRİYOR VEYA SADECE SİSTEM ÜZERİNDEN DEĞİŞİKLİĞE DE GİDİYOR….
Visa Mastercard boykotu diğer bütün boykotlardan daha kıymetli. Yurt icinde tıpkı Visa ve Mastercardta olduğu gibi kullanabiliyoruz Troy kartı. Mevcut visa, mastercardlarınızı iptal ettirmeniz sahiplerinin de boykotun ciddiyetini anlamaları açısından önemli. Altyapısı Türkiye’ye yönelik olduğu için sadece yurtdışında kullanamıyorsunuz. Boykota kıymet veren herkesi Visa, Mastercard boykotuna destek vermeye çağırıyoruz. Yapmanız gereken tek şey bankanızı arayıp veya gidip TROY karta geçmek istediğinizi söylemek. Hepsi bu kadar!
GAZZE İÇİN GOLDSTONE RAPORU VE MAVİ MARMARA GERÇEĞİ Mavi Marmara Gemisine Saldırı (Gaza Flotilla Raid) hadisesi nedir? diye bir soru sorulduğunda ne cevap verebilirim diye düşündüm. Gelecek kuşaklar için tarihe kayıt düşmek ve Gazze’ye yardım için yola çıkan Mavi Marmara Yardım Gemisini ve ona ve yolcularına yapılan saldırıyı çocuklarıma ve torunlarıma anlatmak isterim, bu benim vicdan borcumdur.
Bu yazı Kırklar Kulübü yayınlarından Mavi Marmara’ya Kırk Selam kitabında yeralan makalelerden biridir. Kitabı alıp tüm makaleleri okumak için 👉https://40lar.com/939/
Mavi Marmara Gemisi on yıllar sonrasında tarihte hafızalara kazınan önemli sembollerden birisi olmaya aday. Bu sembol; vicdanını, aklını ve insanlığını kaybetmemiş bir grup insanın insanlık tarihine bir armağanıdır. Her dinden ve milletten insanın içine bindiği bir gemi, bir özgürlük gemisi yola çıktığında ne olacağını tam olarak kestiremiyordu. Zalimin zulmüne itiraz eden ve açık hava hapishanesine dönüşmüş bir toprağın mazlum insanlarına el uzatan bir avuç insanın uluslararası vicdan hareketiydi bu. Sonuçta bu yolda ölmeye değil ölüme açık hava cezaevine dönüştürülmüş Gazze halkına ve çocuklara destek vermeye gittiler ama uluslararası sularda haksız biçimde öldürüldüler. Ruhlar o yolda şahadetle buluştular sonsuzluğa uzandılar. BM İnsan hakları Komisyonunun hazırladığı ve Gazze’de insan hakları ihlalleri yaşandığını tespit eden 15 Eylül 2009 tarihli Goldstone Raporu yayınlandıktan yaklaşık sekiz ay sonra oldu olaylar hem de. Mavi Marmara Yardım Filosuna Saldırı Olayı 8 Nisan 2010 da Amerika Birleşik Devletlerinde altı ay süren misafirliğin ardından ülkeme dönmenin huzurunu yaşadığım sırada yaşandı. O günlerde Amerikan kamuoyunun nasıl da yanıltıldığını, TV kanallarının tek taraflı yayınlarıyla Filistinlileri terörist gösterip, İsrail’in yapmış olduğu saldırıları görmezden gelmesi de ağrıma gitmişti. Amerikan halkı sanki bir kutu içerisinde hapsedilmiş bir civciv gibi, dış dünyadan haberleri gösterildiği kadarıyla görebiliyordu. Son on yılda sosyal medya gelişti artık pek çok konunun saklanması gerçekten zor. Ancak facebook, twitter ve youtube gibi sosyal medya platformlarının küresel güçler tarafından kendi lehlerine ve mazlum ülkeler aleyhine manipüle edildiği veya bu ihtimalin kuvvetli olduğu yönünde kanaatim var. Şu husus açıktır ki, Mavi Marmara Uluslararası bir yardım organizasyonudur. 31 Mayıs 2010 tarihinde Gazze’ye insani yardım götürürken uluslararası sularda İsrail silahlı güçleri tarafından saldırıya uğradı ve yardım organizasyonuna ait gemide bulunan bir grup silahsız insan şiddet gördü ve dokuz sivil insan öldürüldü. Komor Adalarının bayrağını taşıyan gemi içindekilerle birlikte İsrail’in Aşdod Limanına götürüldü ve orada birtakım muameleye tabi tutuldu. İçinde Yunan, İspanyol, Türk, Müslüman, Hıristiyan ve Musevi her çeşit insan olduğuna herkes şahit oldu. Bir grup Müslüman Türkün ön plana çıkıp cesaret göstermesi sonucu şehit olmaları bu özelliğini değiştirmez. Mavi Marmara sivil bir organizasyondur. Gönüllü olarak yola çıkan gemiye binen insanlar bu gemiye zorla bindirilmediler. Gönüllü olarak yardım organizasyonuna katılan insanlar herhangi bir devletin vatandaşı olsalar da o ülkelerden bağımsız bireylerin yer aldığı Mavi Marmara sivil bir organizasyondur. Türkiye’den hareket eden gemiye ne devlet ne de hükümet yetkilileri müdahale etmiştir. Pek çok görüşü bir arada barındıran bir Parti olan AK Parti de organizasyonu farklı değerlendirenler olsa da gemi uzaktan gözlendi. Farklı görüşler söylense de geminin hareketine karşı bir baskı gelmediği kanaatindeyim. Mavi Marmara deyince aklıma şehitler, Bülent Yıldırım, Ebubekir Kurban, Hakan Albayrak, Furkan Doğan, Mavi Marmara Risalesinde “O güzel insanlar o güzel gemilere binip gittiler…” diyen Bülent Akyürek geliyor. Bülent ağabey Mavi Marmara Risalesini gemiye binemememsinin kefareti sayıyordu. Ya şehit Furkan Doğan’a ne demeli. Gençliğinin baharında bu vicdan gemisine binerek biz ihtiyarlamış ruhlara can verdi. Mavi Marmara Gemisi Gazze’ye yardım götürmek için yola çıktığı tarihten 8 ay önce Gazze’de insan hakları ihlallerini ortaya seren bir rapor yayınlandı. Gladstone Raporu olarak nam salan rapor Richard Goldstone tarafından hazırlandığı için bu adı aldı. Rapor kısaca İsrail’in Gazze’de yaptığı insanlık dışı saldırıları özetliyordu. 27 Aralık 2008 tarihinde, İsrail’in dünyanın gözü önünde Gazze’ye saldırması dünya kamuoyunun büyük tepkisini çekti. BM İnsan Hakları Komisyonu, Gazze’de meydana gelen olayların araştırılması için 3 Nisan 2009 tarihinde 4 kişiden oluşan bir Araştırma Komisyonu kurdu. Komisyonun Başına Güney Afrika eski Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi eski Savcısı olan Richard Goldstone getirildi. BM İnsan Hakları Konseyi İsrail’in Gazze’ye düzenlediği askeri operasyonları ‘savaş suçu’ olarak adlandıran ‘Goldstone Raporu’nu kabul etti. 47 ülkenin üye olduğu Konsey’de, İsrail aleyhine kullanılan 25 oyla İsrail’in suçlu olduğu kabul edildi. AB ülkelerinin çoğunluğu ve ABD İsrail lehine oy kullandılar. Rapor 2010 yılında Filistin Platformu İmar ve Dayanışma Derneği tarafından Türkçe olarak yayınlandı. Bu eser Platformun da ilk yayını ve internet sitesinde yer almaktadır. Yine Platformun Goldstone Raporu ve Uluslararası Hukuk adıyla raporu ve uluslar arası mevzuatın analiz edildiği bir ikinci yayını daha bulunmaktadır. 2010 yılında yaşanan insanlık dışı bir saldırı ile BM in İnsan Hakları Komisyonunca hazırlanan ve Gazze’de yaşanan saldırıların bir insan hakları ihlali sayan Raporunun ortak yanı olmaz mı diye düşündüm. BM Güvenlik Konseyinde zorda olsa alınan tüm aleyhte kararları hiçe sayan bir anlayışın hüküm sürdüğü mevcut uluslar arası düzen açısından elbette Goldstone Raporu çok önemli. Ancak şurası da açık ki ne bu Raporu önemsiz kılacak, yok sayacak yorumlara ne de aşırı kutsama yoluna gidilmelidir diye düşünüyorum. Amacım bu yazıda hem Mavi Marmara Yardım Gemisine yapılan saldırı olayını hatırlamak, hatırlatmak ve Goldstone Raporunu da bu vesileyle tanıtmaktır. Elbette ülkemizde Mavi Marmara Davası adıyla yargı süreci işlemektedir. Süreci aşağı yukarı herkes takip ediyordur. Bu konuda iyimserim. İHH gibi uluslararası sivil toplum kuruluşları ve onlarca avukatın takip ettiği dava görülmeye devam ediyor. Saldırıyı gerçekleştirenler yaptıklarının bir insanlık suçu olduğunu kabul etmek zorunda kalacaklar. En azından uluslararası hukuku ve insan haklarını hiçe sayan zalim anlayış yaptıklarının cezasız kalmayacağını görmüş olacak. Mavi Marmara’ya yolcu olanlara selam olsun…
ARAPLAR BİZİ ARKADAN VURDU RETORİĞİ 12 Ekim 2023 / Suat Gün
Gazze’de HAMAS’ın İsrail’e baskın düzenlemesinden sonra aynı gün Araplar bizi arkadan vurdu, topraklarını sattılar gibi bir takım İsrail’i haklı çıkartan, biz bu işe karışmayalım gibi yazı ve yayınlar paylaşılmaya başladı. Her ne kadar İletişim Başkanlığı yalan haberleri, başka olaylarda çekilmiş resim ve videoları paylaşıp hakikati anlatmaya çalışsa da doğrusu İsrail casusları çok iyi çalışıyor, insanlarımızı zehirlemeye devam ediyor. Propaganda üstünlüğünü ele geçirmiş durumdalar. Zaten sosyal medya Amerika merkezli (facebook, twitter, youtube) Yahudi kuruluşları olduğundan, haber ajansları CNN. FOX, AP ve Avrupa’nın haber ajansları hep onlara çalışıyor. Ak’ı kara göstermeyi başarıyorlar. Verilen demeçlere bakılım: Bu sadece İsrail’e yönelik bir saldırı değil, aynı zamanda Amerika’ya yönelik bir saldırıdır. Netanyahu Bitir işlerini, @Netanyahu . Az önce yaptıklarının bedelini cehennemde ödemeliler. https://twitter.com/NikkiHaley Bu zilli de Amerikan başkan adayı Nikki Haley. Ursula von der Leyen (Avrupa Komisyonu Başkanı); 2022 – Rusya-Ukrayna Savaşı: “Rusya’nın başta elektrik olmak üzere sivil altyapıya yönelik saldırıları savaş suçudur. Kış yaklaşırken erkekleri, kadınları, çocukları sudan, elektrikten ve ısınmadan mahrum bırakmak – bunlar saf terör eylemleridir.” Peki, Netenyahu yasaklı beyaz fosfor mermisi dâhil her silahı Gazze’de kullanıyor, elektriği, suyu, yiyecek ikmalini kesti, şehri ev ev yıkıyor! Terör suçu olmuyor mu? Yalan haberlerden biri de şu; HAMAS 40 bebeğin boğazını kesti. Neden 41 değil, 39 değil tam 40, kim saydı? Daha HAMAS’ın ele geçirdiği bölgelere İsrail ordusu giremedi, hasar ve zayiat tespiti yapılamadı, nereden çıktı bu yalan?! Araplar bizi arkadan vurdu propagandası tipik bir İsrail casusluğudur. Bu tür söylem ve paylaşımlar tipik bir İsrail propagandası, çoğu yalan yanlış analizlerdir. Filistin’e Yahudi göçü bütün zorlamalara rağmen Abdülhamit döneminde çok sınırlı kaldı. İttihat Terakki Partisi 1905’den itibaren güçlenip terör eylemlerine başladıktan ve 1908 darbesiyle devleti ele geçirdikten sonra Filistin’e Yahudi göçü hızlandı. İngilizler Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasını 3 Kasım 1917’de vaad ettiler. (Balfour Deklarasyonu) Filistin’de İsrail devleti 1918’den sonraki İngiliz işgalinden sonra kuruldu. İngiliz işgalinden sonra Araplarla Yahudiler 1921’den 1940’a kadar devamlı çatıştılar. Filistin Müftüsü Hüseyin el Emini İngilizlerin Yahudileri destekleyen politikası yüzünden Almanya’ya gittiği Hitler ile görüştü. II Dünya Savaşı’nı İngilizler ve Yahudiler kazanınca, hemen savaştan sonra İsrail devletini kurdular. Türkiye ve Osmanlı aleyhtarı çalışan Arap milliyetçilerinin çoğu Hristiyan kökenlidir adı üstünde George Habbas . Arap milliyetçiliğinin bizdeki benzeri olan Baascılık Hıristiyan olduğu sanılan aslında Yahudi olan Mişel Eflak tarafından icat edilmiştir. Kirli ve yalan bilgilerin yayılmasına, İsrail yanlısı bu propagandaların yapılmasına müsaade edilmemelidir. Türkiye’de yeterinden fazla sabetayist ve İsrail lobisinin elemanı mevcuttur. 10 gün önce Israil ile Yunanistan bir hafta süren ortak tatbikat yaptı, bizim medya, bizim bir takım satılmış medya ne dedi biliyor musunuz? İsrail, İran’a karşı yapacağı harekâtın denemesini yapıyor. İran, batı tarafımızda bir ülke mi, İran’ın hudutları İtalya tarafında mı? İran nerede Girit açıkları nerede? Yunanistan kimin hasmı, Ege Denizi’nde kiminle çatışıyor? Yunanistan, İran’ın hasmı mı? Şayet bu tatbikat İran’a karşı olsaydı, Amerika ile birlikte Hint Okyanusu’nda yaparlardı. İsrail’in esas hedefi Türkiye ve maalesef bu tatbikat Türkiye’ye karşı yapılmıştır! Bu ortamda geçmiş tarihte şöyle olmuştu böyle olmuştunun gevezeliğini yapmak yerine İsrail’in Türkiye’yi hedef aldığını görmek lazım. BOP ve büyük İsrail projesini görmek lazımdır. İsrail’in (Netenyahu’nun ağzından) Ortadoğu haritasını değiştireceğiz demesini görmek lazım. Suriye ve Irak’ta Türkiye aleyhine terör koridoru oluşturmaya çalışan Yahudi destekli Amerikan çabalarını görmek lazım. Kaldı ki Türkleri Anadolu’ya yönelten Abbasi halifeleridir. Kerkük ve Samara’ya Türklerden müteşekkil askeri üsler kuran, Suriye topraklarına yerleştiren Abbasi halifeleridir. Hatta Ahilik teşkilatını kuran ve Anadolu’da yayılmasını teşvik eden de onlardır. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’ye karşı savaştık ama bugün müttefikiz. Mısır’daki kamplarda on binlerce askerimizi kör etmişlerdi. İngilizlerin askerimizi kör ettiğini söylemiyoruz, Çanakkale Cephesi’ne Gurkaları getirip Osmanlı askerini kör bıçakla (bıçağın adı kukuri ku) kestirdiklerini unutuyoruz. Dünyada ilk defa zehirli gazın İngilizlerce Osmanlı askerine karşı kullandıklarını söylemiyoruz. Daha üzerinden 10 yıl geçmedi, İsrail askerinin Mavi Marmara gemisine baskın yapıp 10 vatandaşımızı gaddarca öldürdüklerini konuşmuyoruz. 100 sene önce Urban adlı eşkıya çöl kabilelerinin yaptığı zalimlikler temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze getiriliyor. Urban eşkıyalığı sadece Türklere karşı yapmıyordu ki, İngiliz, Fransız veya başka Arap kabileleri dahil herkese karşı yapıyordu. Adı üstünde eşkıya… 8 ay önce İsrail’in önde gelen Hahamlarından Kudüs İşleri Bakanı Amihai Eliyahu’nun babası Ortodoks Hahamı Shmuel Eliyahu; Kahramanmaraş depremini “Mısır kuvvetlerinin Kızıldeniz’de boğulmasına” benzetti. Allah düşmanlarımızı böyle kahrediyor, dedi. Eliyahu, “Bizi mümkün olan her alanda karalayan Türkiye ile hangi hesapların görülmesi gerektiğini bilmiyoruz. Ancak, Tanrı bize vahyediyor ve tüm düşmanlarımızı yargılayacağını söylüyorsa, etrafımızda neler olup bittiğine bakmamız ve anlamamız yeterlidir. Olan her şey, dünyayı temizlemek ve daha iyi hale getirmek için oluyor” “Bize zarar veren çevremizdeki tüm uluslardan intikam alınacak.” Bu ifadeler, bu düşmanlık, bu husumet neden görmezlikten geliniyor? Günümüzde bazı Kürtlerde PKK’ya katılıyor diye Kürtleri topyekûn düşman mı ilan edeceğiz? Osmanlıya 3 asır boyunca Türkmen aşiretleri de isyan etmiştir, (Ferman padişahın dağlar bizimdir diyen kimdir?) Geçmişte olanlar geçmişte kalmıştır. Osmanlıya karşı tek bir Arap aşireti ayaklanmıştır. O da Şerif Hüseyin’in aşiretidir. Bu ayaklanma Irak, Suriye ve Arabistan’da tutmamıştır, İngilizlerin şiddetli kışkırtmalarına rağmen büyük Arap aşiretlerinin 6’sı Osmanlıyı desteklemiştir. Şerif Hüseyin’in bizzat Atatürk’e işgallere karşı birlikte mücadele edelim diyen bir mektubu ve tekrar tekrar yazdığı teklif yazıları TBMM kayıtlarında mevcuttur. Aşağıda paylaşacağım resim Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Ankara’da Atatürk’ü ziyaretinden çekilmiştir. Mustafa Sagir’i İngiliz casusu diyerek idam eden M. Kemal hazır ayağına gelmişken Cemal Paşa gibi yapıp Faysal’ı da İngiliz casusu diye astırabilir veya en azından azarlayarak huzurundan kovabilirdi. (Atatürk ve Faysal) (RESİM) Eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert şöyle demişti; “Türkiye’deki Yahudi lobisi İsrail’dekinden daha kuvvetlidir”. Türkiye, içerideki İsrail lobisi tarafından emniyet hissi verilerek uyuşturulmaktadır. Türkiye’nin esas düşmanı ne Araplar, ne de Kürtlerdir, bunları perde arkasından destekleyerek kışkırtan İsrail’dir, Amerika’daki İsrail lobisidir. Türkiye’ye F-35’lerin verilmesini kim engellemiştir? Suriye’deki Amerikan üslerinin varlığını kim destekliyor? Nükleer silahlarımız var, menzili Baltık Denizine erişiyor, gerekirse Ankara’nın göbeğine atom bombasını sallarız diyen kimdir? Suriye’den kalkıp İstiklal Caddesi’nin göbeğinde bomba patlatan, Ankara’da Emniyet Genel Müdürlüğü’ne terör saldırısı yapanlar İsrail destekli teröristlerdir . İçimizdeki İsrail lobisidir. “Taraf olmak çok önemlidir. Kimden tarafsan ondansın.”
Ailenin Korunması Hakkı Bildiriler Kitabı. Aile, toplumun en temel yapı birimi olup sağlıklı ve müreffeh bir toplum, ancak ailenin korunması ve aileye sahip çıkılması ölçüsünde mümkün olacaktır. Ailenin korunması evrensel bir insan hakkı olup bireylerin yanında toplum ve devlet de aileyi korumakla yükümlüdür. Bu nedenle, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi “Aile, toplumun, doğal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunma hakkına sahiptir’’ hükmünü haizdir. 1982 Anayasası da aileyi Türk toplumunun temeli olarak saymış ve eşler arası eşitlik ilkesine dayandırmıştır. Anayasamız, Devlete, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alma ve teşkilatları kurma görevleri yüklemiştir. Bu bağlamda, herkes, ailenin korunmasını toplumu oluşturan tüm kişi, kurum ve kuruluşlar ile Devletten isteme hakkına sahiptir.
Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, toplumumuzun doğal ve temel unsuru olan aile kurumunu insan haklarının korunup geliştirilmesi açısından önemsemektedir. Bu bağlamda, 29-30 Nisan 2019 tarihleri arasında Ankara’da “Ailenin Korunması Hakkı” temalı “II. Uluslararası İnsan Hakları Sempozyumu” nu düzenlemiştir.
Sempozyuma 16 farklı ülkeden akademisyen ve yazarlar ile sivil toplum, kamu kuruluşu ve uluslararası örgütlerden temsilciler katılmıştır. Sempozyumda katılımcılar tarafından sunulan tebliğler ile aile kurumunun önemi ve günümüzde karşı karşıya kaldığı sorunlar insan hakları bağlamında tartışılmış ve çözüme yönelik öneriler dile getirilmiştir.
Sempozyum bildirileri ışığında dile getirilen tüm görüş ve tartışmalar, “II. Uluslararası İnsan Hakları Sempozyumu Ailenin Korunması Hakkı Bildiriler Kitabı” ismi ile bir araya getirilerek kitaplaştırılmıştır. Basılan kitabımızın elektronik baskısı web sitesinde yayınlanmıştır.
Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumunca yayımlanan eserle, farklı disiplinlerden farklı bakış açılarına sahip dünyanın dört bir yanından değerli katılımcıların katkılarıyla, “ailenin korunması hakkı” nın literatürde öne çıkmasına, insan hakları bağlamında hak bilincinin yerleşmesine ve daha sağlıklı bir topluma ulaşma amaçlanmıştır.
Kitap, her birinin altında pek çok alt başlığın yer aldığı şu on bir ana başlıktan oluşmaktadır:
“Sürdürülebilir Kalkınma ve Ailenin Korunması, Uluslararası Belgelerde Ailenin Korunması Hakkı, Aile ve Din, Toplum, Göç ve Aile, Ailenin Korunmasında Aktörlerin Rolü ve Ödevi, Aile Hukukunda Tahkim ve Arabuluculuk Müessesi, Ailenin Korunmasında Farklı Yaklaşımlar, Ailenin Korunması ve Farklı Ülkelerdeki Uygulamalar, Ailenin Şiddetten Korunması ve Devletin Müdahalesi, Ailede Çocuğun Korunması, Ailenin Korunması ve Boşanma”.
MEHMET AKİF ERSOY’UN HAK VE HÜRRİYET ANLAYIŞI Mehmet Altuntaş ) Sebilürreşad “Hakkıdır Hakka tapan milletimindir istiklal” diyerek bir milletin istiklal marşını yazan Mehmet Akif yaygın olarak vatan ve istiklal şairi olarak bilinse de kanaatimizce O, hak, hürriyet ve vicdan şairidir aynı zamanda. Hayatı çilelerle ve ıstıraplarla geçmiş olmasını neredeyse tüm şiirlerine yansıtmıştır. Birinci Dünya savaşı günlerini, Balkan ve Çanakkale Savaşlarını, hülasa koca Osmanlı Devleti’nin göz göre göre parçalanmasını görmüş, Anadolu’nun kurtuluşuna koşar adımla gitmiş, şehir şehir gezerek nefesi yettiğince milli mücadeleye gövdesi ile destek vermiştir. Sırtında paltosu olmamasına rağmen verilen ödüle tenezzül etmemiş yeni devletin marşını bila bedel yazmıştır. O’nun iman dolu göğsü vatan sevgisi ile doluyken işgale ve zulme geçit vermemiş, adaletsizliği gördüğünde gür sesini şiirleriyle haykırmış, milletin selameti için vatanını geçici olarak da olsa terk etmeyi göze almış bir mücahit idi O. Akif’in vicdanı her şeyden önce hakkı, hakikati ve hürriyeti vicdanının sesiyle gür biçimde dile getiren korkusuz bir şair idi. Yeniden Sebilürreşad Dergisinin Editörü şair ve yazar Cevat Akkanat’ın “Özgün Bir Toplum Kurucu Mehmet Akif Ersoy” adlı eserinin giriş bölümünde Akif’i tanımlayan şu satırlar konumuza giriş yapmamız için çok anlamlı olacaktır. “Mehmet Akif”, imanıyla, ahlakıyla, ilmiyle, şiiriyle, fakat hepsinden önce cismiyle tam ve sağlam bir insandır. Milletinin gönül dili, iman, irade ve azim sesi olmuş büyük bir düşünce adamı ve şairdir. İlhamını Kuran ve Peygamberden alan Mehmet Akif, inandığını tam olarak yaşayan, her şeyini dinini ve milleti için feda edebilen büyük bir şahsiyettir. Mehmet Akif milli şairimiz olmasının yanında fikrî ve edebî çabasını milletinin hizmetine seferber etmişti. O, sadece Osmanlı Devleti için değil İslam coğrafyasında tüm Müslüman milletleri dert edinmiş, Dünyada Müslüman milletlerin sıkıntılarına çare bulmak için he türlü fedakârlığa varım demiştir. Kısacası Akif hak ve hürriyet yolunda idealleri olan münevver bir şairdi. Ömrünün büyük kısmı vatanın düşman işgâlinden kurtuluşu ve milletin bağımsızlığı mücadelesiyle geçen Mehmet Akif’in sahip olduğu değerler arasında hürriyet kavramının önemli bir yeri vardır. Denebilir ki hürriyet onun değerleri arasında, listesinin üst sıralarında yer alan birkaçı arasındadır. Hürriyet uğruna savaşılması gereken yüce bir değer, insan gibi yaşamanın olmazsa olmaz koşuludur. Hürriyet kavramı İstiklal Marşı dahil Akif’in Safahat’ta topladığı şiirlerinde otuzdan fazla yerde, hürriyet kavramı geçmektedir. Ayrıca Safahat’ta Hâlık-I Hürriyet’e ve Hürriyet başlıklı iki şiiri vardır. HALIK-I HÜRRİYET’E* Madem ki gördün bu güzel günleri artık, Ey millet–i merhume hayatın ebedidir. İkbalini teyid edecek nasr–ı Îlâhi Ümmid kavi, çünkü mevâid kavidir. fâkta enfüste ayân, şevk ile biz de Kalkın edelim Hâlık–ı hürriyete secde. 21 Temmuz 1910 Hak kavramı; Akif sadece istiklal marşında 6 defa hak kelimesini kullanmıştır. Bunu kimi zaman yüce Allah anlamında kimi zaman insan hakkı anlamında kullandığı yerler bulunmaktadır. Mesela Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal derken hem hakkıdır derken milletin hakkından hem de Hakka tapan derken Allah’tan bahsetmektedir. Meclis’te şiirin ilk defa okunduğu 1 Mart celsesine Mustafa Kemal Paşa, resmen kabul olunduğu 12 Mart celsesine ise şiiri Meclis’te seslendiren şair ve yazar Hamdullah Suphi Tanrıöver başkanlık etmişlerdir. Son toplantıda, Mustafa Kemal Paşa’nın da Meclis’teki herkes gibi, büyük bir heyecan içinde, ön sırada ve ayakta alkışlayarak şiiri dinlediği tarihlerde kayıtlıdır. Sonraki günlerde beste çalışmaları yapıldığı sırada, Mustafa Kemal Paşa, “Marş’ın en beğendiği yerinin: Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet; Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl… mısraları olduğunu” söylemiştir. Ömrünün büyük kısmı vatanın düşman işgâlinden kurtuluşu ve milletin bağımsızlığı mücadelesiyle geçen Mehmed Akif’in sahip olduğu değerler arasında hürriyet kavramının önemli bir yeri vardır. Denebilir ki hürriyet onun değerleri arasında, listesinin üst sıralarında yer alan birkaçı arasındadır. Hürriyet uğruna savaşılması gereken yüce bir değer, insan gibi yaşamanın olmazsa olmaz koşuludur. Mehmed Akif, hür, hürriyet ve istiklâl sözcükleri ile ifâde ettiği özgür yaşama biçiminin çocukluktan beri âşığıdır. Bu düşüncesini Zulmü Alkışlayamam adlı şiirinde açıkça ifade eder. Kimi mısralarında zalim, zulüm, mazlum ve haksızlık kavramlarını kullanmıştır. Onun haksızlık karşısında susmayan gür bir ses olduğunu da şu mısralarından hatırlıyoruz. Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. Biri ecdâdıma sadırdı mı, hattâ boğarım… – Boğamazsın ki! – Hiç olmazsa yanımdan koğarım. Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam. Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle, Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle. Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum. Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim. Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım. Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu.. (Asım) Bu şiir, Mehmed Akif’in çocukluğundan beri hürriyete/özgürlüğe karşı beslediği sevginin yanında geçmişine ve köklerine olan bağlılığın, değerbilirliğin ve vefâ duygusunun da somut bir belgesidir. Yere, zamana ve duruma göre davranan, menfaatleri için renkten renge giren ve bu uğurda her yolu mübah sayan tiplerin karşısında örnek alınması gereken saygın bir duruşu ifade etmektedir onun duruşu. İstiklal ve hürriyeti bir yaşam tarzı olarak benimseyen hürriyet aşığı Mehmet Akif, Sade hürriyeti ilan ile bir şey çıkmaz Fikri hürriyeti hazmettiriniz halka biraz. dizeleriyle, sadece hürriyetin ilan edilmesinin yeterli olmadığını, herkesin bu bilince sahip olması, hürriyet fikrinin gönüllere yerleşmesinin gerektiğini ifade etmiştir. Kurtuluş savaşımızın arka planında, vatanı işgalden, milletimizi baskılardan kurtarma, özgür bir ortama kavuşma, temel değerlerimizi hâkim kılma, dağılmış olan Müslüman potansiyelini yeniden birleştirme gibi gayelerin yattığı söylenebilir. Başka bir ifadeyle, kurtuluş savaşımızın özünde, temel hak ve hürriyetlerin elde edilmesi bulunmaktadır. Zamanımızın önemli bir değeri olan insan hakları kavramı yirminci yüzyılın ortalarına doğru (10 Aralık 1948) ortaya çıkmış batı orijinli bir kavram olmasına rağmen Akif’in şiirlerinde hak ve hürriyet kavramını çok daha evvel dile getirmiştir. İnsanların haklarını birinci kuşak negatif statü hakları yani klasik haklar, ikinci kuşak pozitif statü hakları yani isteme hakları siyasi, ekonomik ve sosyal haklar, üçüncü kuşak olarak da adlandırılan aktif statü hakları veya dayanışma hakları şeklinde bir ayrıma tabi tutulmaktadır. Buna Jellinek Üçlüsü de denilmektedir. Alman hukukçu Georg Jellinek tarafından yapılan temel hak ve hürriyetleri ayırma yöntemidir. Bu yöntemde haklar üçe ayrılır. Bu haklar; negatif, pozitif ve aktif statü hakkıdır. Günümüzde insan hakları denince, öncelikle kişilerin yaşama hakkı, daha sonra da bununla yakından ilişkisi bulunan, işkence ve kötü muamele görmeme, ayrımcılığa tabi olmama, çalışma, seyahat, din ve vicdan hürriyeti, özel hayatın gizliliği gibi temel hak ve hürriyetler akla gelmektedir.
Anadolu halkının iman gücüne dayanılarak başlatılan Kurtuluş savaşımızın arka planında, vatanı işgalden, milletimizi emperyalist işgalcilerin baskılardan kurtarma, özgür bir ortama kavuşma, temel değerlerimizi hâkim kılma, dağılmış olan Müslüman potansiyelini yeniden birleştirme gibi gayelerin varlığı inkar edilemez. Binaen aleyh, kurtuluş savaşımızın özünde, temel hak ve hürriyetlerin elde edilmesi yeralmaktadır. Günümüzde insan hakları denince, öncelikle kişilerin yaşama hakkı, daha sonra da bununla yakından ilişkisi bulunan, çalışma, seyahat, din ve vicdan hürriyeti, özel hayatın gizliliği gibi temel hak ve hürriyetler akla gelmektedir. Çağdaş literatürde temel hak ve hürriyetler; a) şahsî hak ve hürriyetler, b) manevî hürriyetler, c) sosyal ve iktisadî hak ve hürriyetler ile d) siyâsî hak ve hürriyetler olmak üzere dört ana başlık altında incelenmektedir. Bunlar bağlamında Mehmet Akif’in bazı şiirleri, dikkatinize sunulacaktır. Şahsi Hak ve Hürriyetler Genel olarak şahsi hak ve hürriyetler, kişinin dokunulmazlığı, seyahat ve yerleşme hürriyeti ile özel hayatın gizliliğinden oluşmaktadır. Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Şahsî hak ve hürriyetler çerçevesinde ele alınan kişi dokunulmazlığı, insanın hem maddî, hem de manevî hayatı bakımından söz konusudur. Bunun tabiî bir sonucu olarak da, insanlara zulmedilmez; hâkim kararı bulunmadan hürriyetleri kısıtlanamaz. İnsanın tabiî ve temel haklarından olan ve İslâm’ın güvence altına aldığı “kişinin dokunulmazlık hakkı”, ancak vatanın hür ve bağımsız olmasıyla mümkündür. Mehmet Akif’e göre, başta yaşam olmak üzere temel hak ve hürriyetlerin korunması ve özgürlüklerin yaşanması, vatanın hür ve bağımsız olmasına bağlıdır. İstiklal ve hürriyetlerini kaybeden toplumlar yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme haklarını yitirirler. Bunu bir şiirinde şöyle anlatmaktadır: Tarumar eyleyiversin de bütün ordumuzu, Bizi kovsun elimizden alarak yurdumuzu… Kimsesiz ailelerden kimi gitsin bıçağa; Kimi bin türlü fecâ’atle çekilsin kucağa… Birinin ırzı heder, diğerinin hûnu helâl… İşte, ey unsur-i isyan, bu elîm izmihlal, Başka bir şiirinde de şöyle demektedir: İlâhî, altı yüz bin Müslüman birden boğazlandı… Yanan can, yırtılan ismet, akan seller bütün kandı. Ne ma’sûm ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı! Ne bîkes hânümanlar işte, yangın verdiler, yandı! Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı! Bunun için, başta yaşam olmak üzere temel hak ve özgürlükleri elde etmek amacıyla vatanın kurtuluşu için çalışmak, asla ümit kesmemek gerekir: Atîyi karanlık görerek azmi bırakmak… Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak! Dünyâda inanmam, hani, görsem de gözümle: İmânı olan kimse gebermez bu ölümle. Ey dipdiri meyyit! “İki el bir baş içindir” Davransana… Eller de senin, baş da senindir! … Sahipsiz olan memleketin batması haktır; Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır, Ayrıca ona göre, vatanın düşmandan kurtarılıp hürriyete kavuşması için, gerekirse can da dâhil, sahip olunan her şey fedâ edilmelidir. kif bu inancını, İstiklal Marşımızın yedinci kıtasında şöyle ifade etmektedir: Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ! Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüdâ, Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ. Manevî Hürriyetler Manevî hürriyetler içinde yer alan hak ve özgürlükler, daha çok insanın kalbi ve vicdanı ile ilgili hürriyetler olup, genel olarak düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti ile bu çerçevede yer alan din ve vicdan hürriyetinden oluşmaktadır. İnsanca yaşamanın, insan haklarının en önemlilerinden biri de din ve vicdan hürriyetidir. İnsanlar diğer hiçbir alanda olmadığından daha çok, din ve inanç hürriyeti konusunda duyarlı olmuşlar, inançlarını koruma noktasında ölümü dahi göze almışlardır. Din ve vicdan hürriyetinin muhtevasını; iman etmek, bağlı bulunduğu dinin esaslarına göre ibadet etmek, dinin emirlerini yerine getirmek, dinini öğrenmek ve öğretmek oluşturmaktadır. Din ve vicdan hürriyeti açısından kurtuluş savaşımız gerçekten çok önemli bir yer tutmaktadır. Mehmet Akif, din ve vicdan hürriyeti başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin yaşanabilmesi için ülkenin hür ve bağımsız olması gerektiğini savunur. Nitekim o, 15 Ekim 1920 Cuma günü Çankırı Ulu Cami’de yaptığı bir vaazda, hürriyet olmadan Cuma namazının kabul olmayacağını, kâfirin işgali altında olan ülkedeki halifenin de, halifeliğinin geçerli olmayacağını belirtmiş, vatanın kurtuluşu için cihat edilmesi gerektiğini ısrarla vurgulamıştır[1]. Akif, dini özgürlüklerin ancak hürriyet ve istiklalle mümkün olduğunu belirttiği bir şiirinde şöyle demektedir: Düşmeden pençesinin altına istikbâlin, Biliniz kadrini hürriyyetin, istiklâlin. Söyletip başka memâlikteki mahkûmîni… Hâkimiyyet ne imiş, öğreniniz kıymetini. Yoksa, onsuz ne şu dünyâ kalır İslâm’a, ne din, Kuşatır millet-i mahkûmeyi hüsrân-ı mübîn. Mevlid Kandili münasebetiyle yazdığı “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi” başlıklı şiirinde ise, bu düşüncesini şöyle ifade etmektedir: Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed, Aylar bize hep Muharrem oldu! Akşam ne güneşli bir geceydi… Eyvâh, o da leyl-i matem oldu! Alem bugün üç yüz elli milyon Mazluma yaman bir âlem oldu: Çiğnendi harîm-i pâki Şer’in; Nâmûsa yabancı mahrem oldu! Beyninde öten çanın sesinden Binlerce minare ebkem oldu. Allâh için, ey Nebiyy-i ma’sûm, İslâm’ı bırakma böyle bîkes, İslâm’ı bırakma böyle mazlûm. Diğer taraftan, “Ordunun Duası” başlıklı şiirinde, Allâh’a sığınıp, din ve vicdan hürriyetini kaybetmemek için şöyle dua eder: Türk eriyiz, silsilemiz kahraman… Müslüman’ız hakka tapan Müslüman. Putları Allâh tanıyanlar, aman, Mescidimin boynuna çan takmasın. “Amin!” desin hep birden yiğitler, “Allâhu Ekber!” gökten şehitler. “ mîn!” ,“ mîn!”, “Allâhu Ekber!” Din ve vicdan hürriyeti, insanın hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın düşünmesi, kendi aklıyla hadiseleri değerlendirmesi ve zihnî gayretleriyle doğruyu bulmasını gerektirir. İslâm’ın öngördüğü din özgürlüğü de böyledir. Zira din ve inanç, insanın vicdanıyla ilgili bir husustur; zorla kabul ettirilen inancın hiçbir anlamı yoktur. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de, “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 2/256) hükmüyle ifadesini bulmuştur. Buna göre insan, dinini seçme ve yaşama konusunda tam bir hürriyete sahiptir. Çünkü o, hür olarak yaratılmıştır. Akif insanın tam bir hürriyetle yaratıldığını ve hür iradesiyle iman etmesinin onu yükselteceğini, şöyle dile getirmektedir: Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; Fazîlet hissi insanlarda Allâh korkusundandır. Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-i Yezdânın Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen ne vicdânın. Hayat artık behîmîdir… Hayır ondan da alçaktır: Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-i mutlaktır. Allâh insanı hür yaratmış; ona irade, kendi fiillerini tercih etme yetisi vermiştir. Bunun için herkes, yaptıklarından sorumludur; kader ve tevekkülün ardına sığınamaz. Akif, sorumluluklarından kaçıp, kader ve tevekkül ardına gizlenenleri şöyle eleştirmektedir: Kadermiş, öyle mi? Hâşâ bu söz değil doğru, Belanı istedin Allâh da verdi doğrusu bu. Talep nasılsa, tabi netice öyle çıkar, Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var? Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın durdun, Onun hesabına birçok hurafe uydurdun. Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya Bütün o işleri Rabb’im görür; vazifesidir… Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir. … Senin bu kopkoyu şirkin sığar mı imana? Tevekkül öyle tahakküm demek mi Yezdân’a? Kader senin dediğin yolda Şer’a bühtandır. Tevekkülün hele, hüsran içinde hüsrandır. Kader ferâiz-i imana dahil… mennâ… Fakat yok onda senin saymış olduğun mânâ. Siyâsî Hak ve Hürriyetler Vatandaşlık; seçme, seçilme ve siyasi faaliyetlerde bulunma; parti kurma, partiye girme ve ayrılma; kamu hizmetlerine girme; şikâyet ve dilekçe hakkı gibi hak ve özgürlükler siyasî hak ve hürriyetler kapsamında yer almaktadır. Mehmet Akif, siyâsî hakları savunmuş; baskıcı rejimleri ise tenkit etmiştir. Nitekim “Acem Şahı”, “İstibdâd”, “Hürriyet” ve diğer bazı şiirlerinde, istibdadı yermiş, hürriyeti övmüştür. O şiirlerinde istibdâdı, kirli, aşağılık, karanlık gibi sıfatlarla vasfederken, hürriyeti beyaz entarisiyle Cennetten inmiş kar gibi kıza benzetmiştir. Fakat o, hürriyeti kayıtsız-şartsız özgürlükler olarak görmez. Nitekim hürriyeti; bağırıp çağırma, nara atma; okuldan kaçıp sahnelere gitme; pis ve kirli konuşma; ana avrat sövme; bölücü yayınlar yapma; fuhuş yapma; din aleyhinde gösteri yapma; nefsani arzulara uyma vb. işleri yapmaya müsait bir ortam olarak anlayanlarla alay etmiş; milleti uyandırmaya çalışmıştır: Bir de İstanbul’a geldim ki: Bütün çarşı, Pazar Na’radan çalkalanıyor! Öyle ya… Hürriyet var! Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş… Doğru Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru. Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının; Kafalar tütsülü hülya ile, gözler kızgın. Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden, Yıkılıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden! Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli; En ağır başlısının bir zili eksik, belli! Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük. Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük! Ne devairde hükümet, ne ahalide bir iş! Ne sanayi, ne maarif, ne alış var, ne veriş. Çamlıbel sanki şehir: Zabıta yok, rabıta yok; Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vasıta yok. “Zevk-i hürriyeti onlar daha çok anlamalı” Diye mekteplilerin mektebi tekmil kapalı! İlmi tazyik ile ta’lim, o da bir istibdâd… Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen âzâd! Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa, Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa, Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli; Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli. Dalkavuk devri değil, eski kasâid yerine, Üdebânız ana avrat sövüyor birbirine! Mehmet Akif, hürriyet ve istiklâl kavramlarından, sadece vatanın düşmandan kurtarılmasını ve özgürce yaşamayı anlamamıştır. O, makam ve mal hırsı gibi dünyalığın esaretinden kurtulmayı da hürriyet olarak değerlendirmiştir. İnsan, tabiatında bulunan mal ve aşırı lükse düşkünlük gibi zafiyetlerden kurtulmalıdır. Akif’e göre, bunların oyuncağı olmak, mal ve makam elde etmek için dalkavukluk yapmak esaret; bunlardan kurtulmak ise gerçek hürriyettir. “Zulmü Alkışlayamam” adlı şiirinde, bu konuda irade ve nefse hâkim olmanın kişiyi gerçek hürriyete kavuşturacağını ifade etmektedir: Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. Biri ecdâdıma saldırdı mı, hatta boğarım… – Boğamazsın ki! – Hîç olmazsa yanımdan koğarım. Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam. Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle, Bana hîç tasmalık etmiş değil altın lâle. Mehmet Akif bu mısralarında, hayatı boyunca hürriyetini, maddenin önünde tuttuğunu; hiçbir zaman onun esiri olmadığını ortaya koymuştur. Nitekim o, en sıkıntılı zamanlarında bile cebindekini ve elindekini fakir, kimsesiz ve yoksullarla paylaşmış; İstiklal Marşının yazılması için o günün parasıyla bir servet değerindeki mükâfatı hiç tereddütsüz reddedebilmiştir. Akif bu söylemi ve özelliğiyle; yere, zamana ve duruma göre davranan, menfaatleri için renkten renge giren ve bu uğurda her yolu mubah sayan tiplerin karşısında, örnek alınması gereken saygın bir duruşu ortaya koymuştur. Akif, bu ilkeli ve onurlu tavrını, İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne üye olurken de göstermiştir. Üyeliğe kabulde imzalanan yemin metninde, “Cemiyetin bütün emirlerine kayıtsız şartsız uyacağım” ifadesini görünce, hemen itiraz etmiş, “Ben ancak akla ve vicdana uygun emirlere uyarım. Mutlak bağlılık sözü veremem” demiştir. Bu olay üzerine, uzun tartışmalar sonunda yemin metni değiştirilmiştir. Daha sonra Cemiyet’in batıcı, ırkçı, menfaatçi yaklaşımları nedeniyle, karşı duruş sergilemiştir. İstiklal ve hürriyeti bir yaşam tarzı olarak benimseyen hürriyet aşığı Mehmet kif, Sade hürriyeti ilan ile bir şey çıkmaz Fikri hürriyeti hazm ettiriniz halka biraz. dizeleriyle, sadece hürriyetin ilan edilmesinin yeterli olmadığını, herkesin bu bilince sahip olması, hürriyet fikrinin gönüllere yerleşmesinin gerektiğini ifade etmiştir.
Manevî hürriyetler içinde yer alan hak ve özgürlükler, daha çok insanın kalbi ve vicdanı ile ilgili hürriyetler olup, genel olarak düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti ile bu çerçevede yer alan din ve vicdan hürriyetinden oluşmaktadır. İnsanca yaşamanın, insan haklarının en önemlilerinden biri de din ve vicdan hürriyetidir. İnsanlar diğer hiçbir alanda olmadığından daha çok, din ve inanç hürriyeti konusunda duyarlı olmuşlar, inançlarını koruma noktasında ölümü dahi göze almışlardır. Din ve vicdan hürriyetinin muhtevasını; iman etmek, bağlı bulunduğu dinin esaslarına göre ibadet etmek, dinin emirlerini yerine getirmek, dinini öğrenmek ve öğretmek oluşturmaktadır. Din ve vicdan hürriyeti açısından kurtuluş savaşımız gerçekten çok önemli bir yer tutmaktadır. Mehmet Akif, din ve vicdan hürriyeti başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin yaşanabilmesi için ülkenin hür ve bağımsız olması gerektiğini savunur. Nitekim o, 15 Ekim 1920 Cuma günü Çankırı Ulu Cami’de yaptığı bir vaazda, hürriyet olmadan Cuma namazının kabul olmayacağını, kâfirin işgali altında olan ülkedeki halifenin de halifeliğinin geçerli olmayacağını belirtmiş, vatanın kurtuluşu için cihat edilmesi gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Gerek yıkımlarla dolu sıkıntı ve ıstırap dolu yılların kif’i, gerekse bu yılların hemen akabinde başlayan Cumhuriyet devrinin Akif’i, ideal bir toplumun ortaya çıkması için çabalayan, düşünen, fikir üreten ve aksiyon alıp harekete geçen lider ruhlu bir münevverdir. Mehmed Akif, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda yenik sayılmasıyla Anadolu’nun savaş galibi emperyalist ülkeler ve işbirlikçileri tarafından işgali sonrası başlatılan millî mücâdeleye etkin olarak katıldı. Bir yandan şiir ve yazılarıyla halkı Millî Mücadele’ye katılma yönünde ikna etmeye çalışırken, diğer yandan Eskişehir, Bursa, Sandıklı, Dinar, Afyon, Antalya, Konya ve Kastamonu gibi farklı il ve ilçelerde câmilerde halka vaazlar verdi, cephede ise askerlere hitaben Millî Mücadele’yi destekleyen konuşmalar yaptı. “Mehmed Akif‟in Ankara‟ya giderek “Kuvâ-yı Milliye‟ye katılmış olması, bütün millet üzerinde çok müsbet bir te‟sir uyandırmıştır. Mehmed Akif‟in sağlam imanı, itidali ve akl-ı selimi ile, o ağır şartlarda mümkün olan en meşru, makul ve doğru olan kararı vereceğine güvenildiği için, onun bu harekete katılarak, onaylamış olması, Millî Mücâdele‟nin, Birinci Dünya Harbi‟ne katılışımız gibi, “İttihatçıların, sonu kötü bitecek bir macerası” olacağından korkan veya “devlete karşı isyan” olduğunu düşünerek samimiyetinden şüphe eden birçok kimseyi tatmin etmiş ve onların da maddî manevî güçleriyle mücadeleye katılmalarını sağlamıştır. Onun sessiz, mütevâzı, hiç kimsenin başına kakmadan, övünmeden, makam ve maaş beklemeden ve insanların kendisinden böyle bir şey beklemediği bir sırada, her şeyini tehlikeye atarak yaptığı bu büyük fedâkârlık ve kısacası “Büyük Vatanseverlik‟in değerini bilen tarih ve fikir adamları, hiç tereddüt etmeden Mehmed Akif‟e, “İstiklâl Savaşımızın Manevi Önderi” sıfatını vermişlerdir.” Böylesi felaketler çağının mütefekkir şairi olarak Akif, milletinin bütün ıstıraplarını hissetmiş ve bunların giderilmesi için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Günümüz nesli bugün yaşadığımız modern çağın çarpıklıklarını çıplak biçimde gördükçe daha ötesi hissettikçe haktan, adaletten eşitlikten, vicdandan daha çok bahsetmeye başlamıştır. Malum gençliğin Mehmet Akif’ten bihaber Onun Asımın Nesli idealinden uzak kalması kabul edilemez. Son olarak önerimiz şudur: Hak ve hürriyet bilinci oluşturmak adına muhakkak lise düzeyinde Safahat okuma dersi konulmalı ve nesillerimiz adaleti, hakkı, hürriyeti, eşitliği asli asli menbaından öğrenmelidir. Sonuç olarak Mehmet Akif iman sahibi hak aşığı bir şair olarak haksızlıklara karşı çıkmış, adaleti, hürriyeti savunmuş vicdanının sesi olmuş şiirlerinde bu ifadeleri güçlü biçimde dile getirmiştir. En büyük delili de İstiklal Marşında son satırlarda yeralan “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal” mısrasında özetlenmiştir. Yararlanılan kaynaklar: Cem TUNA, Safahat’tan Günümüz İnsan Hakları Eğitimine Yansımalar, Turkish Studies – Educational Sciences, eISSN: 2667-5609, Internatıonal Balkan Unıversıty http://www.turkishstudies.net/education, Araştırma Makalesi, Sponsored by IBU Cevat AKKANAT, Özgün Bir Toplum Kurucu; Mehmet Akif, SR Yayınları, Ankara, 2020. Gencay ZAVOTÇU, Mehmed Akif’in Şiirinde Hürriyet ve Vatan Kavramı, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 2012, Cilt.1, Sayı:1. İbrahim PAÇACI, Mehmet Akif’in İstiklâl ve Hürriyet Anlayışı, http://ibrahimpacaci.com.tr/index.php/vaaz-ve-konferanslar/27-mehmet-akif-in-istiklal-ve-hurriyet-anlayisi Mehmet Akif ERSOY, Safahat, Hece Yayınları, 3. Baskı, Ankara, Ocak 2010. M. Ertuğrul DÜZDAĞ, Safahat, Bağcılar Belediyesi Kültür Yayınları, 1. Baskı Ekim 2014. Mehmet GÜNEŞ, Mehmet Akif’in Şiirlerinde Vicdan, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi 3. Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu, İstiklal Marşının Kabulünün 100. Yılı Bildiriler Kitabı Necmettin TURİNAY, Safahat, İstiklâl Marşı’nın 100. Yılına Armağan- 1, TBMM Başkanlığı Yayını, 1. Baskı Mart 2021 Yazarlar Birliği Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu
Renklerin ve İsimlerin Faşist Zihniyetle İmtihanı: Afrika Evi, Somali Sofrası ve SAAB Kafe Restoran
Son aylarda hiç Kızılay’a gittiniz mi?
Gitmişseniz orada Afrika kökenli pek çok insana rastlamış olma ihtimaliniz yüksektir. Çoğusu öğrencidir onların. Pek çoğu da Somalili güzel yüzlü insanları Kızılay’da Metro’da tren beklerken, Şeyh Şamil Camii’nde namaz kılarken veya SAAB kafede, eski adı Somali Sofrası yeni adı Güzelyurt Sofrasında kahvelerini yudumlarken görmeniz mümkündür.
SAAB Kafe Restoran önünde yarenlik eden Somalililer
Onları güven içinde huzurlu yüzlerle görmek beni gururlandırıyor. Özellikle güzel yüzlü insanlar Somalili kardeşlerimizin, onların Kızılay’da olmasından mutlu olduğumuz halde birileri onlardan rahatsız olduğunu öğrenince huzurum kaçtı. Konuyla ilgili bir araştırma yapınca 2021 yılının Eylül ayından itibaren Kızılay Sümer sokakta birtakım hadiseler yaşandığını öğrendim. Polis ‘Burası Kızılay, merkezimiz burada göçmen görünümlü yabancıları istemiyor’ demiş. Tarihe kayıt düşmek adına bu yazımda bu meseleye dil ve kültürel açıdan değinmek istiyorum. 2019 dan beri işletilen dükkanlar 2021 Ağustos ayından itibaren baskı altına alınmaya başladı Somalili yatırımcıların açtıkları dokuza yakın dükkanın çoğusu kapatıldı. Hem de polis baskısıyla. Bunlardan Somali Sofrası ve SAAB’ın hikayesini sizlerle paylaşacağım. Birincisi 2019 açılan ve o zamandan beri açık olan Somali Sofrası adında kafe restoranın isminin Türkçe olmadığı gerekçesiyle isminin değiştirilmesi konusu. Evet yanlış duymadınız Somali kelimesi Türkçe değil denilerek adı Güzelyurt Sofrası olarak değiştirildi. Burası küçük bir restoran, Somali usulü yiyeceklerin sunulduğu ve yine Somali usulü çay ve kahvenizi yudumlayabileceğiniz, 5-6 tane masanın bulunduğu bir dükkan.
İşin ilginci Somali Sofrası ismi Türkçe olmadığı gerekçesiyle Güzelyurt sofrasına çevrildi. Somali Sofrası ismi değiştirilmeden önce.
Diğeri ise biraz daha geniş alana sahip yine Sümer1 sokakta bulunan SAAB kafe restoran. Burada da isterseniz Afrika usulü kahve çay içebilir ve Somali usulü yiyecekler ve içecekler alıp burada Somalili diğer tanıdıklarınız ile sohbet edebiliyorsunuz.
SAAB Kafe Restoranın Afrika Geleneksel renklerden oluşan ikinci tabelası.
Bir Diğer konu da SAAB kafe restoranın tabelasından Afrika yemekleri kısmının kaldırılması istendi. O kısmı kaldırdılar daha sonra Afrika geleneksel renkleri ile bir tabela yapıldı. Bu Tabelada bulunan renklerin terör örgütü propagandası yaptığı gerekçesiyle beyaza boyandı. Aşağıda tabelanın boyandığı andaki fotoğrafı görüyorsunuz.
SAAB Kafe Restoranın tabelası polis baskısı ile beyaza boyatılıyor.
Şimdi bunlar olurken Ankara hamamönü’nde Afrika Evi adıyla cumhurbaşkanlığının himayesinde bir merkez açıldı. Burası Afrikalı insanların el emekleri ile göz nuru ile yaptıkları bir takım ürünlerin sergilendiği sosyal ve kültürel faaliyetlerin yapıldığı bir Merkez. Bu merkezin açılışı devlet eliyle yapıldı. Sayın Cumhurbaşkanımızın eşi Emine Erdoğan açılışa katıldı gerçekten güzel bir yer.
Emine Erdoğan hanımefendi Afrika Evinde
Afrika ülkeleri ile Türkiye’nin ilişkilerini geliştirmesi açısından güzel bir uygulama. Şimdi aşağıda Afrika evinin logosunu görüyorsunuz. Bu logodaki renkler yine Afrika ülkelerin geleneksel renkleri bulunmaktadır. İçerisinde kahverengi, kırmızı yeşil turuncu sarı gibi renkler var. http://afrikaevi.com/tr/ adresinde logo ve fotoğraflar yakından incelendiğinde görülecektir ki SAAB kafenin tabela renkleri ile neredeyse aynı renkler yani kolluğun kastettiği gibi terör örgütü PKK nın renkleri ile alakası yok. Ayrıca bu konu zabıtayı ilgilendirdiği halde kolluğun ilgilenmesi de bir başka garabet. Anlamadığımız konu şudur. SAAB kafenin aşağıda gördüğünüz tabelasındaki renklerle Afrika evinin logosundaki renkler neredeyse birebir aynı ülkemizin bayrağı nasıl ki kırmızı beyaz renklerden oluşuyorsa onların geleneksel renkleri de bunlar.
Afrika Evi Logosu Renkleri
Afrika evi Merkezi’nin logosunda da bu durum açıkça gözüküyor. Ancak ne oluyorsa Afrika yemeklerin servis edildiği SAAB lokantasının tabelasındaki bu renkler birdenbire bölücü örgütün renklerini andırdığı gerekçesiyle komple beyaza boyatılıyor.
SAAB Afrika Yemekleri Restoranı Tabelası tamamen beyaza boyanmış halde
Diğer yandan Somali Sofrası isminde geçen Somali kelimesinin de yine Türkçe olmadığı söylenerek Güzelyurt Sofrası haline çevriliyor.
Türkçe olmadığı gerekçesi ile Somali Sofrası ismi Güzelyurt Sofrasına dönüştü yine de baskılar sona ermedi.
Her iki işletmenin sahipleri uzun yıllar ülkemizde, kimisinin eşi Türk vatandaşı, ortakları var. Ortakları Somalili kişiler birisi bir Türk’le evli. 15 yıldır Türkiye’de olan biri ülkemizde 3 üniversite okudu, yüksek lisans yaptı.
Bir Türkle evli olan SAAB’ın ortağı
Türkiye, Somali dahil Afrika’daki pek çok ülke ile iktisadi sosyal ve kültürel ilişkilerini geliştirmek için sayısız seferler düzenlemekte, anlaşmalar yapılmaktadır. Hatta kimi ülkelerde askeri işbirliği anlaşmaları yapılmaktadır? Ülkemizde mütevazi bir şekilde Ankara Kızılay’da açılan bu küçük işletmelerin polis zoruyla kapatılmaya çalışılması akıl tutulması değil de nedir onu da siz söyleyin..
6701 Sayılı Kanunda Engelli Hakları ve Başıboş Köpek Sorunu
2. Madde i) Makul düzenleme: Engellilerin hak ve özgürlüklerini tam ve diğer bireylerle eşit şekilde kullanmasını veya bunlardan yararlanmasını sağlamak üzere belirli bir durumda ihtiyaç duyulan, mali imkânlar nispetinde, ölçülü, gerekli ve uygun değişiklik ve tedbirleri, Ayrımcılık yasağının kapsamı MADDE 5- (2) Birinci fıkrada belirtilen hizmetlerin planlanması, sunulması ve denetlenmesinden sorumlu olan kişi ve kurumlar, farklı engelli grupların ihtiyaçlarını dikkate almakla ve makul düzenlemelerin yapılmasını sağlamakla yükümlüdür. Not1: Belediyeler engellilerin ihtiyaçları doğrultusunda, başta görme engelli ve fiziksel engelli kişilerin ayrımcılık görmemesi için sokakta başıboş köpekleri toplamakla, kaldırım ve yollarda rastgele besleme yapılmasını engellemekle yükümlüdür. Not2: Belediyelerin başıboş köpeklere mama temin etme yükümlülüğü yoktur.
5996 VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA VE YEM KANUNU
MADDE 9- (1) Hayvan sahipleri veya bakımından sorumlu kişiler, hayvan refahının sağlanması amacıyla, hayvanların barınma, bakım, beslenme, sağlık ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak, sorumluluklarındaki hayvanların insan, hayvan ve çevre sağlığı üzerinde oluşturabilecekleri olumsuz etkilere karşı gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.
(2) Hayvanların kesimi ve hastalık kontrolü amacıyla itlafı, hayvanlarda heyecan, acı ve ıstırap oluşturmadan, uygun araçlar kullanılarak yerine getirilir.
(3) Hayvanlara ötenazi yapmak yasaktır. Ancak,
a) Hayvanlara acı ve ıstırap çektiren veya iyileşme durumu bulunmayan hastalık durumlarında,
b) Akut bulaşıcı bir hayvan hastalığının önlenmesi ya da eradikasyonu amacıyla veya insan sağlığı için risk oluşturan durumlarda,
c) Davranışları insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen durumlarda,
veteriner hekim tarafından ötenazi yapılmasına karar verilebilir. Ötenazi işlemi veteriner hekim tarafından veya veteriner hekim gözetiminde yapılır.
(4) Hayvanların barınma, nakil, kesim öncesi ve kesimi sırasındaki hayvan refahı esasları Bakanlıkça belirlenir. Hayvan kesimlerinin Bakanlıktan onaylı kesim yerlerinde yapılması zorunludur.
(5) Bu maddenin uygulanması ile ilgili usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelik ile belirlenir.
5199 sayılı kanunun 5996 sayılı kanun ruhu ile özdeş olacak şekilde hayvan refahı, insan ve çevre sağlığı hijyeni esas alınarak yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Aslında 5199 un 4g maddesi bu ilkeyi ortaya koymaktadır. Ancak bu ilke gözetilmeksizin belediyeler iline geldiği için 6. Maddeye istinaden başıboş köpekleri sokakta tutmaya beslemeye ve bu durumu normal göstermeye devam ediyor. İşin aslı sahipli hayvanlar ve köpekler için 5996 da bu kadar kısıtlama varken sokakların başıboş köpekler tarafından işgal edilmesine seyirci kalınması büyük bir çelişkidir.
Yargıtay kararı
Belediyenin hizmet kusuru
Avukat Algur, ”Bunlar idarenin kusura dayanan sorumluluk halleri ile idarenin kusursuz sorumluluğudur. Kusursuz sorumluluk halinde, idarenin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın zarardan doğan mağduriyetin karşılanması sağlanırken, kusura dayanan sorumluluk hallerinde idarenin sağladığı hizmetin hiç işlememesi, geç işlemesi ya da kötü işlemesi hallerine dayanılmaktadır. Danıştay’da sahipsiz bir köpeğin vatandaşa vermiş olduğu zararı belediyenin köpek üzerindeki denetim yükümlülüğünü gereği gibi yerine getirmemiş olduğu gerekçesiyle idarenin hizmet kusuru saymış ve ilgili belediyenin kamu hizmetinin işleyişindeki yetersizlik, aksaklık ve düzensizliğinin hizmet kusuru oluşturduğu gerekçesiyle tazminat sorumluluğu bulunduğuna karar vermiştir. Bu nedenle sahipsiz bir köpeğin saldırısına uğrayan mağdur kişi idari hizmetin hiç işlememesi, geç işlemesi ya da kötü işlemesi şeklindeki hizmet kusuru hallerine dayanarak idari hizmette yetersizlik, eksiklik ve düzensizlik bulunduğu gerekçesiyle, idarenin hizmet kusurunun bulunduğunu iddia ve ispat ederek idareye karşı maddi ve manevi tazminat davası açabilecektir” dedi. https://m.star.com.tr/guncel/sokak-kopegi-saldirisinda-yaralanalar-kime-dava-acabilir-haber-1490880/
Danıştay 8. Dairesinin, sahipsiz köpekler tarafından saldırıya uğrayan davacının ısırılıp yaralandığı ve kuduz tedavisi gördüğü olayda idarenin hizmet kusurunun bulunduğu iddiasıyla ikame edilen manevi tazminat talep edilen 2020/7528 Esas dava dosyasında vermiş olduğu 2021/1532 sayılı ve 12.3.2021 tarihli kararı 01.07.2021 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı.
Danıştay 8. Dairesi, mevzuat hükümlerini değerlendirerek sahipsiz hayvanların, başta köpekler olmak üzere, korunması, bakım ve gözetimi, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmesi, hayvan bakımevlerinin kurulması vb. birtakım görev ve sorumlulukların valiliklere, büyükşehir ve ilçe belediyelerine ait olduğu tespitini yapmış ve akabinde kamu idarelerinin yapmakla yükümlü bulundukları hizmetleri gereği gibi ifa etmekle beraber bu hizmetin işleyişini sürekli olarak kontrol etmek ve hizmetin yürütülmesi sırasında gerekli önlemleri almakla da yükümlü olduğu, idarece bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi suretiyle hizmetin kötü veya geç işlemesi ya da gereği gibi işlememesi sonucunda bir zarara sebebiyet verilmiş olmasının, idareye hizmet kusuru nedeniyle meydana gelen maddi veya manevi zararları tazmin sorumluluğu yükleyeceği kanaatine varmıştır.
Sahipsiz köpeklerin saldırması sonucunda yaralanan kişiye karşı belediyenin maddi ve manevi tazminat sorumluluğu vardır.
Danıştay 8. Daire 2010/3241 E. 2010/3782 K.
Danıştay: Köpek saldırısında valilik ve belediyeler sorumlu
Danıştay 8. Dairesi, sokak köpekleri tarafından bir vatandaşın ısırılmasında, ilçe belediyesinin yanı sıra büyükşehir belediyesi ile valiliğin de sorumlu olduğuna hükmetti.
Konya’nın Karatay ilçesinde yaşayan bir kişi, sahipsiz köpekler tarafından saldırıya uğradı. Köpeklerin ısırdığı kişi, kuduz tedavisi gördü.
Yaşanan olay nedeniyle idarenin hizmet kusuru bulunduğunu ileri süren kişi, Karatay Belediye Başkanlığı aleyhine Konya 1. İdare Mahkemesi’nde 3 bin lira manevi tazminat istemiyle dava açtı.
Yargılama sonucunda mahkeme, olayda ilçe belediyesinin hizmet kusuru bulunduğuna, başı boş köpeklerin saldırması sonucu yaralanan ve tedavi gören davacının yaşadığı acı, elem ile üzüntüsünün hafifletilebilmesi amacıyla 3 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
Yerel mahkemenin kararında, insan ve çevre sağlığı açısından tehdit mahiyetinde bulunan sokak hayvanlarını toplayıp rehabilite etme konusunda davalı idarenin görevini gereği gibi yapmadığı ve kusur sorumluluğu bulunduğu belirtildi.
Danıştay Başsavcılığı ise kararı kanun yararına temyiz talebiyle Danıştay 8. Dairesi’ne taşıdı.
Başsavcılığın temyiz isteminde, köpek saldırısını ve tedaviyi doktor raporuyla ortaya koyan davacıya manevi tazminat ödenmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı ancak Konya Valiliği ve Konya Büyükşehir Belediye Başkanlığının da hasım konuma eklenmeden sadece Karatay Belediye Başkanlığı husumetiyle karar verilmesinde hukuka uyarlık görülmediği ifade edildi.
Hukuki sonuçları kalkmamak koşuluyla kanun yararına bozuldu
Dosyayı görüşen Danıştay 8. Dairesi, Başsavcılığın kanun yararına temyiz istemini kabul ederek, hukuki sonuçları ortadan kalkmamak üzere kararı bozdu.
Dairenin kararında, Karatay Belediye Başkanlığı’nın yanı sıra olayın özelliğine göre müteselsilen sorumluluğu bulunan valilik ile büyükşehir belediye başkanlığının da hasım konumuna eklenmesi gerekirken, sadece Karatay Belediye Başkanlığı husumetiyle karar verilmesinin yürürlükteki mevzuata aykırı olduğu belirtildi.
Büyükşehir Belediyesi Kanunu, Belediye Kanunu ve Hayvanları Koruma Kanunu’nun ilgili maddelerine atıfta bulunulan kararda, mevzuat hükümleri gereğince, başta köpekler olmak üzere sahipsiz hayvanların korunması, bakım ve gözetimi, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmesi, hayvan bakım evlerinin kurulması gibi birtakım görev ve sorumlulukların valiliklere, büyükşehir ve ilçe belediyelerine ait olduğuna işaret edildi.
Kararda, hizmetlerin gereği gibi ifa edilmesinin yanı sıra hizmetin işleyişinin kontrol edilmesi ve gerekli önlemlerin alınmasının da kamu idarelerinin yükümlülükleri arasında yer aldığı aktarıldı.
İdarece, söz konusu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi suretiyle hizmetin kötü veya geç işlemesi ya da gereği gibi işlememesi sonucunda bir zarara sebebiyet verilmiş olmasının, idareye hizmet kusuru nedeniyle meydana gelen maddi veya manevi zararları tazmin sorumluluğu yükleyeceği belirtilen kararda, bunun idare hukukunun yerleşmiş ilkeleri arasında yer aldığı vurgulandı.
Danıştay 8. Dairesi’nin kararında, “Olayda, ilgili mevzuat gereği sahipsiz hayvanların kontrolünü takip etmek, sahipsiz hayvanlarla ilgili sorunların tespiti ve bu sorunların çözümlerini karara bağlama konusunda görevli ve yetkili bulunan Konya Valiliğinin ve sahipsiz hayvanlara barınak yapmak, yaptırmak ve işletmek, işlettirmek görev ve sorumluluğu bulunan Konya Büyükşehir Belediye Başkanlığının da hasım mevkiine alınması gerekmektedir.” denildi.
Sayıştay’dan sokak köpekleri raporu 10.12.2021 – 00:29 Murat YILMAZ Sayıştay denetçileri, “Sahipsiz sokak hayvanları sorunu belediyelerin en önemli sosyal sorunlarından biri haline gelmiştir” dedi ve Çankaya Belediyesi’ni örnek gösterdi. Köpek saldırıları ve ısırmaları nedeniyle belediye aleyhine sonuçlanan davalara dikkat çeken Sayıştay, Çankaya Belediyesi’nin 2015’ten bugüne 92 bin 968 TL tazminat ödediğini belirtti.
Çankaya Belediyesi; sahipsiz sokak hayvanlarının saldırısı sonucunda vatandaşlara 92 bin TL tazminat ödedi. Sayıştay’ın 2020 denetim raporunda; sokak hayvanlarının verdiği zararlar nedeniyle açılan davaların Çankaya Belediyesi’ne mali yük getirdiğine dikkat çekildi. Raporda; “Yapılan denetimde sahipsiz sokak köpeği saldırısı ve ısırma vakalarından dolayı belediyeye davalar açıldığı; 2015’ten bugüne kadar belediyenin 92 bin 968 TL tazminat ödediği görülmüştür” denildi.
Rapor şöyle:* Çankaya Belediyesi sınırları içinde oluşan köpek saldırıları ve ısırmaları nedeniyle davalar açıldığı ve belediye aleyhine sonuçlanan bu davaların mali yük oluşturduğu görülmüştür. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği’nin 7. Maddesinde de kanundaki gibi sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması, kısırlaştırılması, aşılanması, gerekli tıbbî bakımlarının yapılması, işaretlenmesi ve alındığı ortama geri bırakılması, sahiplendirilenlerin kayıt altına alınmasıyla ilgili hususlarda belediyeleri gerekli tedbirleri almakla yükümlü kılmıştır. * Bu düzenlemeler çerçevesinde belediyelerin Veteriner İşleri Müdürlüğü Sokak hayvanları için ‘Kısırlaştır, Aşıla ve Yerinde Yaşat’ çalışması yapmak zorunda kalmakta; belediye sınırları içinde yaşayan ilçe sakinlerinin maruz kaldığı hayvan saldırıları ve ısırmalarda etkin mücadele sağlayamamaktadır. Sokak hayvanlarının kısırlaştırılması, aşılanması ve rehabilite edilmelerinden sonra ‘alındıkları ortama’ yani sokağa salıverilmeleri bir kanun hükmü olduğu için belediyelerin bu hayvanları alıkoyma yetkileri bulunmamaktadır. * Sahipsiz sokak hayvanları sorunu belediyelerin en önemli sosyal sorunlarından biri haline gelmiştir. Bu sorunla baş etmede artan köpek popülasyonunun dengelenmesi, mevcut kanundaki eksikliklerin (alındığı ortama bırakılması yerine kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği içinde uygun ortama bırakılması gibi) giderilmesi, hayvan severlere de yerel yönetimler gibi sorumluluk yüklenilmesi, hayvan edinilmesi ve salıverilmesinin disiplin altına alıcı önlemler alınması zorunluluğu doğduğu müşahede edilmiştir. * Çankaya Belediyesi Veteriner Müdürlüğü bünyesinde bu sorunları gidermeye yönelik çalışmalar yürütülmekle beraber il düzeyinde bütüncül bir mücadele olmadığı için yetersiz kaldığı görülmüştür. Yapılan denetimde sahipsiz sokak köpeği saldırısı ve ısırma vakalarından dolayı belediyeye davalar açıldığı; 2015 den bu güne kadar belediyenin 92.968,60 TL tazminat ödediği görülmüştür. * Sahipsiz sokak hayvanlarının korunması kadar aynı çevrede yaşayan halkın da başıboş sürü halinde gezen hayvanların saldırısından korunmaya; can güvenliği ve huzur içinde yaşamaya hakkı bulunmaktadır. Bu mücadelede gerek Bakanlık gerekse büyükşehir ve ilçe belediyeler arasında karşılıklı iletişim, işbirliği ve koordinasyona dayalı daha etkin bir yöntem geliştirilmesi için gerekli çalışmalar yapılarak, uygulamaya konulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK BORÇLAR KANUNU MADDE 67 Bir hayvanın bakımını ve yönetimini sürekli veya geçici olarak üstlenen kişi, hayvanın verdiği zararı gidermekle yükümlüdür. https://t.co/dSCoH59hju
Çevre Kanunu 20. Madde Çevreye Karşı Suçlar
İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’nden verilmiş bir YHKG kimliği olmadan hayvan beslemesi yapmak suçtur. İki yıla kadar hapis cezası vardır. Çevre Kanunu 20. Md. S fıkrasında umuma açık yerlerde HER NE ŞEKİLDE OLURSA OLSUN çevreyi kirletenelere 1362 TL ceza verileceği yazılmıştır.
Hayvanın Tehlike Yaratabilecek Şekilde Serbest Bırakılması Suçu TCK Madde 177 (1) Gözetimi altında bulunan hayvanı başkalarının hayatı veya sağlığı bakımından tehlikeli olabilecek şekilde serbest bırakan veya bunların kontrol altına alınmasında ihmal gösteren kişi, altı aya kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
Gözetimi altındaki köpeği serbest bırakan birine bu ceza veriliyorsa insanlara zarar vereceğini bile isteye kasti olarak sokakta onlarca hatta yüzlerce başıboş köpeği çiğ et ve “mama” adıyla hayvan yemi ile besleyen insanların durumu ne olur artık orasını düşünmek lazım. Bu kişilerin verdiği zararları, özellikle feci biçimde ölümlü olayları düşününce TCK 81e göre müebbet hapis cezası gerekir.
5199 baştan sona insan haklarına aykırı bir düşüncenin ürünü olduğu söylenebilir. Kanunun temel yaklaşımı çarpıktır çünkü “hayvan” olarak tamımlanan köpekleri insandan üstün tutmaktadır.
Kasten Öldürme Suçu Nedir? (TCK 81) Kasten insan öldürme suçu, bir başkasının hayatına kasten son verilmesidir. Kasten öldürme suçunun temel şekli TCK md. 81’de, nitelikli şekli de TCK md.82’de düzenlenmiş olup suç ile korunan hukuki değer kişilerin yaşam hakkıdır.
İnsan yaşamına trafik kazası, iş kazası, doktor hatası vb. gibi nedenlerle taksirle son verilmesi halinde taksirle öldürme suçu meydana gelir. Kasten öldürme suçunun meydana gelebilmesi için failin bilerek ve isteyerek bir insanın yaşamına son vermesi gerekir.
5237 sayılı TCK’nın 81. maddesine göre, kasten adam öldürmenin basit şeklinin cezası müebbet hapis cezasıdır.
Anayasamız Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. Demektedir
Vatandaş olarak başıboş köpek severlere bu uyarıyı yaparak onlarla mücadele edin!
İtperestlerin sakız gibi çiğnediği, @TBMMresmi nin 5199 sayılı kanunun gerekçesine yazdığı ve dayanak gösterdiği “Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi” hukuken geçerli bir belge değildir. Bu da @TC_Disisleri nin resmi #cimer cevabı. https://t.co/2gLB6vlblN
5996 Sayılı kanunun ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Hayvan Refahı ve Zootekni Hayvan refahı MADDE 9- (1) Hayvan sahipleri veya bakımından sorumlu kişiler, hayvan refahının sağlanması amacıyla, hayvanların barınma, bakım, beslenme, sağlık ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak, sorumluluklarındaki hayvanların insan, hayvan ve çevre sağlığı üzerinde oluşturabilecekleri olumsuz etkilere karşı gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. (2) Hayvanların kesimi ve hastalık kontrolü amacıyla itlafı, hayvanlarda heyecan, acı ve ıstırap oluşturmadan, uygun araçlar kullanılarak yerine getirilir. (3) Hayvanlara ötenazi yapmak yasaktır. Ancak, a) Hayvanlara acı ve ıstırap çektiren veya iyileşme durumu bulunmayan hastalık durumlarında, b) Akut bulaşıcı bir hayvan hastalığının önlenmesi ya da eradikasyonu amacıyla veya insan sağlığı için risk oluşturan durumlarda, c) Davranışları insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen durumlarda, veteriner hekim tarafından ötenazi yapılmasına karar verilebilir. Ötenazi işlemi veteriner hekim tarafından veya veteriner hekim gözetiminde yapılır.
Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi Madde1) Tanımlar 5. Başıboş hayvan, evi olmayan veya sahibinin veya bakıcısının evinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahibin ya da bakıcının kontrolü veya doğrudan denetimi altında bulunmayan ev hayvanını ifade eder.
Devlet ile Vatandaşı arasında bir sözleşme olan Anayasanın büyük bölümü insan haklarının korunmasına ayrılmış olup Devletlerin en temel vazifesi hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesidir. Vatandaşları arasında ayrımcı uygulama yapmaması da bu temel görevin bir gereğidir. Milli iradeye dayanmayan güçlerin bizzat veya baskısı ile Devleti oluşturan Yasama Yürütme ve Yargı organları zaman zaman devre dışı bırakıldığı darbe süreçleri ile ülkemiz meclisi, hükümeti ve yargısı ipotek altına alarak devre dışı bırakılmıştır. Malum olduğu üzere 1960 yılında yapılan darbesi, 12 Eylül Askeri Darbesi ve 28 Şubat Post Modern Darbesi ile ülkemizde hem demokrasi akamete uğratılmış hem de insan hakları ihlalleri hat safhaya ulaşmıştır. 1960 ve 1982 Askeri Darbeleri ile Anayasa lağvedilmiş, Milli İrade hiçe sayılmıştır. Yine 28 Şubat Post-modern Darbesi ile Milli irade hiçe sayılarak insan haklarına aykırı uygulamalar yapılmış ve algı operasyonları ile Milletimizin bir kısmı diğer kısmı ile düşman haline getirilmeye çalışılmıştır. 2016 yılı 15 Temmuz gecesi ve 16 Temmuz günü milletçe yaşamış olduğumuz emperyalist güç odaklarının desteği ile hain FETÖ Darbe girişimi Cumhurbaşkanımız ve Başkomutanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “Halkın gücü üzerinde başka bir güç tanımam.” diyerek milletimizi darbecilere karşı durmak üzere hava meydanlarına ve meydanlara çağrısı üzerine milletimizin basireti ve cesareti ile darbe girişimi bastırılmıştır. Uluslararası emperyalist güçleri, Türkiye’yi iç karışıklığa sürüklemek, milletin birlik ve beraberliğini parçalamak için desteklediğini Silahlı Kuvvetler içerisinde yuvalanan FETÖ mensuplarını harekete geçirerek ülkemizde bir darbe girişiminde daha bulunmuş ve 15 Temmuz darbe girişimine direnen 251 vatandaşımız şehit, 2 bin 734 vatandaşımız da yaralanarak gazi olmuştu. Bu insanlık dışı darbe teşebbüsü temel insan haklarının en önemlisi olan yaşama hakkını da ortadan kaldıran bir vahamete ulaşmıştır. Halkına ihanet eden darbeciler, elinde yalnızca bayrağıyla ihanete karşı duran sivillerin hayat hakkını acımasızca ellerinden almaktan kaçınmamışlardır. Başta TBMM olmak üzere pek çok kamu kurumunu bombalamış, ülkemizi milyarlarca lira zarara uğratmışlardır. 28 Şubat 15 Temmuz Bağlantısı Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki; 28 Şubat Post-modern darbesi de halkımız tarafından engellenebilseydi, darbeye destek veren tüm güçler kısa sürede yargılanabilseydi 15 Temmuz gecesi yaşanan hain FETÖ Darbe girişimi yaşanmayabilirdi. O yüzden 28 Şubat Post-modern darbesinin tüm mağdurları ve hukuksuzluklarının bir kısmı giderilmiş olsa da halen Darbenin faillerinin tamamen yargılanması tamamlanmadığı sürece 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi gibi darbe teşebbüslerinin önü tamamen kesilmeyecektir. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ üyelerine yönelik operasyonlarda ortaya çıkan somut bilgilere göre bu kararları veren yargıçların büyük çoğunluğu ya FETÖ üyesi olmaktan tutuklanmış ya da tutuklanmamak için yurtdışına kaçmıştır. Ayrıca bizzat Gülen’in 28 Şubat’ın jakobenlerini desteklemek için Refah-Yol Hükümetini hedef alarak söylediği “Beceremediniz, artık bırakın” ifadesinin dönemin darbeci medyası tarafından manşetlere ve ekranlara taşınması da sürecin ittifaklarını göstermesi açısından somut bir veridir. 28 Şubat darbesi Jakoben antidemokratik ve hukuksuzluğu ilke edinmiş kesimlerle işbirliği yapan FETÖ üyeleri tarafından örtülü şekilde belirli bir uyum içinde gerçekleştirilen bir darbedir. Hedefinde ise dindar ve muhafazakâr insanların varoluşsal değerleri vardır. Bu ülke üzerinde emelleri olan darbeciler bütün bu yaşananlardan sonra yeni darbe stratejileri ve yöntemleri geliştirdiler. Darbeciler milleti bir arada tutan değerler yıpratılmadan ve sadece siyasete değil bütün kurumlara duyulan toplumsal güven yıkılmadan bu ülkede istedikleri hedeflere ulaşamayacaklarını düşündüler. Bu yüzden yeni dinamikler ve aktörler devreye sokularak başka bir yöntemle yapılacak 28 Şubat darbesi planlandı ve adım adım uygulandı. Öncelikle belirtmek gerekir ki 28 Şubat ilk bakışta göründüğü gibi sadece toplumun bir kesimine (dindarlara) karşı değil top-yekûn bu millete karşı yapılmıştır. Çünkü amaçlanan nihai hedef toplumu kutuplara ayırarak çatıştırmak ve oluşan kaos sonucu ülkeyi tamamen ele geçirmektir. 28 Şubat darbesinin hedeflerinden biri de o dönemde kendilerini darbenin faili zanneden yargı, medya, üniversiteler, sendikalar, meslek odaları ve ordudur. Bu kurumların hepsi millete karşı olan bir sürecin parçası olarak kendilerine duyulan toplumsal güveni kaybettiler. Darbeyi planlayanların istediği tam olarak buydu. Ama darbecilerin asıl kayıpları bu değildi. Dindar olanları tasfiye ettiklerinde yerine kendinden olanları yerleştirerek kadrolaşmalarını gerçekleştireceklerini sanıyorlardı. Hiç de öyle olmadı. Bütün kurumlarda boşalan kadrolar adeta bukalemun gibi renk değiştirebilen FETÖ yandaşlarınca dolduruldu. Acaba Çevik Bir, bin yıl sürmesini planladığı darbesinin geleceğini FETÖ’cülerin yuvalandığı bir orduya emanet etmeyi planlamış mıydı? Yine 28 Şubat Döneminde FETÖ elebaşının 28 Şubat’ın başaktörlerinden birisi olan Çevik BİR’e yazdığı utanç verici mektubuyla “tüm okullarını ne zaman istenirse devretmeye hazırız” demesi yine FETÖ ile 28 Şubat arasındaki ve 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi arasındaki bağlantı için önemli bir işarettir. 21 yıldır 28 Şubat hukuksuzluğu sürmektedir. 28 Şubat Post Modern Darbe’nin üzerinden tam 25 yıl geçti. Darbenin baş aktörlerinden de olan dönemin generallerinden biri “gerekirse bin yıl sürecek” diyerek ifade ettiği 28 Şubat Post Modern Darbesi; ülkemizin sosyal, kültürel, eğitim, ekonomik ve siyasi hayatına ağır bedeller ödetmiştir. Milletimizin hafızasında acı ve silinmez insanlık dışı izleri hâlâ devam etmektedir. Kadınların başörtüsü olduğu için okullara sokulmadığı, dinini vecibelerini yerine getirmek isteyen insanların adeta kamusal alandan silindiği, var olan toplumsal düzeni korku ve tehlike mantığına endeksleyen kararların kâğıda döküldüğü günün adıdır 28 Şubat. Türkiye’nin yakın tarihine kara bir leke düşüren 28 Şubat Post-modern darbesi, küresel şer odaklarının Anadolu topraklarında her şeyden önce İslam’ı ve Müslümanlığı boğarak ülkenin yönetimini dizayn etme çabasının ürünüydü. Askerî vesayetin toplum iradesini ipotek altına aldığı süreçte halkın oylarıyla işbaşına gelen Necmettin Erbakan, Başbakanlık koltuğundan indirildi. 28 Şubat Post-modern darbesini yaşayan toplum medyada manipülasyon ve dezenformasyon içeren haberlerle halkın algısı biçimlendirilmeye çalışıldı, psikolojik harp taktikleri bir bir uygulandı. Sincan’da tanklar yürütülerek antidemokratik biçimde, irtica bahanesiyle Refahyol Hükümeti silahlı güçler tarafından istifaya zorlandı, milyonlarca insan fişlendi, yerinden yurdundan edildi. Başörtülü kadınların okuması, çalışması engellendi. İşten atılanlar, sürgün edilenler, işkenceye uğrayanlar, cezaevlerine konulanlar oldu. Siyasi, sosyal ve ekonomik boyutlarını da içinde barındıran bu darbe milyonlarca insanı mağdur etti, derin izler bıraktı. 28 Şubat Post-modern darbesinin bu yıl 25 inci yılı. Yıllar içinde birçok mağduriyet giderildi ama darbenin etkisi hâlâ devam ediyor. Bu etkinin bir boyutu da cezaevlerinde yaşanıyor. 28 Şubat mahkumları denilen, 90’lı yıllarda cezaevine konulan yüzlerce mahkum bulunuyor. Darbenin 25 inci yıldönümünde 28 Şubat’ın cezaevindeki mağdurları “Bu son 28 Şubat olsun!” diyorlar. Sayıları azalmış olsa da halen mağdur durumda cezaevlerinde hapis yatmaktadırlar. Hatta bazıları kendilerini mahkum eden FETÖ cü hakimlerle aynı cezaevinde kalmaktadırlar. 28 Şubat Yargı Kararları İptal edilmelidir. Post-modern Darbe olan 28 Şubat döneminde algı operasyonları ile bağımsız yargıya yakışmayacak şekilde anti demokratik güç odaklarından brifing alan bir takım yargıç ve savcılar 15 Temmuz Hain FETÖ Darbe girişimi sonrası FETÖ üyesi olmakla yargılanmış ve mahkum olmuşlardır. Bu sebeple 25 inci yıldönümünde lanetle andığımız 28 Şubat 1997 tarihinde başlayan 28 Şubat Post-modern darbe sürecinde işkence ve kötü muamele gören, haksız yargı kararlarıyla kamudan ihraç edilen kamu görevlileri ve mahkum edilen siviller için yeniden yargılanma yolu açılmalıdır. Bu yolun açılabilmesi için öncelikle halen hapiste olan mazlumların yeniden yargılanabilmesi için bir kanun maddesi ile Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanınmalıdır. 28 Şubat mağdurlarının dosyaları yeniden incelenip adaletin tesisi için çok geç de olsa bir adım atılmalıdır. 28 Şubat 2022 Mehmet Altuntaş
27 Mart 2012 yılında “Eryaman’da sabah sporu yapmak için sokağa çıkan İran uyruklu Majit Yakyahani sürü halinde gezen köpeklerin saldırısına uğradı. Yakyahani’nin yakınları yaşananlara isyan etti.” başlıklı haberi okuyunca çocuklarımı düşünerek çok korktuğumu hatta ürperdiğimi hatırlıyorum. Neden ürperdim ve korktum biliyor musunuz? Çünkü Eryaman Tunahan Mahallesi’nde sabah 08.00 sıralarında spor yapmak için dışarı çıkan ve bir anda karşısına çıkan 8-9 adet başıboş sokak köpeklerinin saldırısına uğrayan 60 yaşındaki İran uyruklu emekli öğretmen Majit Yakyahani’nin feci şekilde can verdiği mahalle benim oturduğum mahalleye çok çok yakındı.
Gaziantep‘te 2 pitbullun saldırısında ağır yaralanan ve sevk edildiği Antalya‘daki Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde iki operasyon geçirdi.
Bu olayın üzerinden hemen hemen on yıl geçmişti. Geçen haftalarda yazılarımızı yayınlayan Kamu kamugundemi.com internet sitemizin değerli editörü Rıza Ceylan Bey kardeşimle eski günlerden havadan sudan sohbet ederken bir site içinde başıboş köpek besleyen bazı insanlar yüzünden sıkıntı yaşandığına şahit olduğunu ve bu sorunu çözmek için site yönetimi ve belediyeyi aramalarına rağmen çözüm bulunamadığını anlatınca biran İran Uyruklu 60 yaşında ölen emekli öğretmeni hatırladım. Ufak bir araştırma sonucunda bu başıboş köpek sorununun 5199 sayılı hayvanları koruma kanunun 6ncı maddesi yüzünden çözümsüz kaldığı kanaatine ulaştım.
Şimdi sizlere kısaca bu sorundan ve ilgili kanun maddesinden bahsedeceğim. 5199 sayılı kanun iyi niyetlerle hayvanlara eziyet edilmesini önlemek ve hayvanların korunması amacıyla uluslararası standartları yakalamak hedefi ile uzun uğraşlar sonucu bazı hayvan sever (!) derneklerin tek yanlı yönlendirmesi ile 2004’te çıkarıldığını; geçen sene de benzer dernekler tarafından Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonunu etki altına alınarak hazırlandığı iddia edilen bir rapor doğrultusunda revize edildiğini işte bu revizyon sırasında sokaklarda insanların sık sık yaralanmasına hatta parçalanıp ölmesine yol açan başıboş köpekler konusuna çözüm bulunamadığı, kamusal alanlarda köpeklerin tasmalı ve ağızlıklı gezdirilmesinin istisna haline getirildiğini görüyoruz.
14 Temmuz 2021 tarihli ve 31541 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 5199 sayılı kanunda değişiklik yapan 7332 sayılı kanunla bir dizi değişiklik yapıldı ve hayvanlar mal olmaktan çıkarılıp can denildi. Daha sonra hayvan candır mevzusuna başka bir yazımızda dönmek üzere burada bırakarak 5199 un altıncı maddesi ne diyor bir ona bakalım:
Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması Madde 6- Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında öldürülmeleri yasaktır. Güçten düşmüş hayvanlar ticarî ve gösteri amaçlı veya herhangi bir şekilde binicilik ve taşımacılık amacıyla çalıştırılamaz. Sahipsiz hayvanların korunması, bakılması ve gözetimi için yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, yerel yönetimler yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler ile çevreye olabilecek olumsuz etkilerini gidermeye yönelik tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanarak, diğer ilgili kuruluşların da görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı şekilde yerel yönetimlerce kurulan veya izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır.
Yukarıda bir kısmını aldığım maddenin en can alıcı noktası “Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır.” kısmıdır. Hâlihazırda uygulamada kısırlaştırma, aşılama işlemleri mali imkânsızlıklar nedeniyle yeterli düzeyde yapılamadığı gibi insanların başıboş köpek saldırılarından şikâyet etiği köpekler alınıp bir süre müşahede altında tutulduktan sonra aşılanarak öncelikle alındıkları yere bırakıldıkları görülüyor. Nedense kısırlaştırma konusunda gerekli özeni göstermeyen belediyeler insanların evlerinden çıkamaz hale geldikleri, çocukları okula gidemez hale gelmelerini belediyelere iletmelerine rağmen başka bir işlem yapılmadığı kamuoyuna yansıyan haberlere konu oluyor. En son Gaziantep’te Asiye adında küçük bir kız çocuğunun başıboş tehlikeli ve yasak ırk iki pitbul köpek tarafından parçalanması üzerine sayın Cumhurbaşkanımız halkın isyanını duyarak başıboş köpeklerin barınaklara toplanmasını, yeterli barınak yapılmasını tavsiye etti. Ne olduysa işte ondan sonra oldu.
Yakyahani’nin öldürüldüğü 2012 yılından bu yana 10 yıl geçmiş pek bir şey değişmemiş hatta son yıllarda özellikle Ankara Gölbaşı, Çankaya, Yenimahalle, Etimesgut, Pursaklar ve Altındağ ilçeleri başıboş köpek saldırı haberleri ile anılır oldu. Bu sorunun takipçisi olan @kopeksorunu twitter hesabına bakılırsa 300.000 den fazla insan mağdur olmuş. 4 Ocak 2019 tarihinde 14 yaşında lise öğrencisi Mehmet ÖZER’in 25 başıboş köpek tarafından parçalanarak öldürülmesi bence dönüm noktası oldu. Ancak kamuoyunda şiddetli biçimde yankı bulması 22 Aralık 2021 günü Gaziantep’te bir sitede apartman görevlisi olarak çalışan Hüseyin Ateş’in kızı Asiye, bahçede oyun oynarken başıboş 2 pitbull cinsi köpeğin saldırısına uğraması ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından başıboş köpekler toplansın çağrısı ile oldu.
Bu olay üzerine yüzbinlerce vatandaşımız zaman zaman sosyal medyada #KöpeklerToplansın, #KöpekSorunu ve #KöpekTehlikesi gibi konu başlıkları ile yaptıkları kampanyalarda yaşadıkları sorunları ve çözüm önerilerini dile getirdiklerine şahit oldum.
Özetle hayvan düşmanı olmadıklarını dile getiren ve her kesimden her düşünceden siyasi görüşten vatandaşlarımız, “sokakta, mahallede başıboş köpek olmayacağını, köpeklerin kurt ırkından tabiatı gereği saldırgan hayvan olduğunu muhakkak sahipli ve tasmalı olması gerektiğini çocukların, kadınların ve yaşlı insanların başıboş köpek saldırılarından ölümcül yaralar aldıklarını ve öldüklerini, ciddi yaralanmalara sebep olduğunu yaralanma olmasa bile çok ciddi travma geçirdiklerini, başıboş köpeklerin rastgele beslenmesinin çözümsüzlüğün ve sorunun temel sebebi olduğunu toplanan saldırgan köpeklerin tekrar aynı yere bırakılmasının çok yanlış olduğunu sözde hayvan sever ancak aslında sadece köpekleri dikkate alan kedilerin hatta sahipli evcil köpeklerinin dahi parçalandığını anlatan hayvan severlerin bulunduğu bundan çok şiddetli biçimde bizar olduklarını anlattılar. Çözüm olarak da 5199 sayılı kanunun 6ncı maddesinin acilen değiştirilmesi gerektiğini söylediler. Sanırım Cumhurbaşkanımız, Ak Partisi ve MHP milletvekillerine bu mesajlarını duyurmuş oldular.
Pek çok batı ülkesinde olduğu gibi başta can ve mal güvenliği olmak üzere eğitim hakkı, sağlıklı çevrede yaşam hakkı gibi insanların haklarını da dikkate alan bir düzenlemeye acil ihtiyaç bulunmaktadır. Başıboş köpeklerin sokaklardan alınıp temiz ve düzenli sağlıklı barınaklarda tutularak kayıt altına alınmasını, oradan sahiplendirilmesini teminen makul bir düzenleme ihtiyaçtır.
Umarız yüce meclisimiz her partiden milletvekilleri bir araya gelerek halkın bu acı çığlığını duyacaktır.
Hayvan derneklerinden AK Parti hükümetine tehdit! “İnsanlar ölecek, çatışmalar ve kaos çıkacak”
Hayvan derneklerinden AK Parti hükümetine tehdit! “İnsanlar ölecek, çatışmalar ve kaos çıkacak” Köpek ve kedileri yavruyken alıp ardından büyüyünce sokağa salan ve sokakların tehlikeli hale gelmesine neden olan sözde hayvanseverler, AK Parti hükümetini hem vatandaşı hem de hayvanları korumayı amaçlayan hayvan hakları yasası üzerinden hedef aldı. Kaos peşinde koşan hayvan dernekleri, yapılacak düzenlemeyle vatandaşını korumayı da amaçlayan hükümete “İnsanlar ölecek, çatışmalar ve kaos çıkacak” tehdidinde bulundu.
2021-06-16 20:08:31 Hayvan derneklerinden AK Parti hükümetine tehdit! “İnsanlar ölecek, çatışmalar ve kaos çıkacak” yeniakit.com.tr
Köpek ve kedileri yavruyken alıp ardından büyüyünce sokağa salması nedeniyle sokakların tehlikeli hale gelmesine neden olan sözde hayvanseverler, AK Parti hükümetinin hem vatandaşı hem de hayvanları korumayı amaçlayan ‘hayvan hakları yasası’nı hedef aldı.
Ülkede kaos çıkarmayı hedefleyen hayvan dernekleri ve üyeleri, sosyal medyada “#BiziSokağaDökmeyin” etiketiyle AK Parti Hükümeti’ni ‘kaos çıkarma’ tehdidinde bulundu.
Provokasyonun ilk fitili Haykonfed yaktı Vahşileşerek çocuklara saldıran sokak hayvanlarının şehirlerde cirit atmasını isteyen Haykonfed Başkan Yardımcısı Haydar Özkan, organize kaos çıkarmak için ilk paylaşımlardan birini yaparak provokasyonu başlatması dikkat çekti.
“Evdeki hayvanlara göz dikildi” ifadesiyle vatandaşları kışkırtmaya çalışan Haydar Özkan sokak hayvanlarının belirli alanlarda beslenmesine karşı çıkarak şu tehditleri savurdu:
“Sabır bitti!!! Hayvan katilleri, tecavüzcüleri para cezası ile salınıyor. Belediyeler barınakta öldürüyor, şehir dışına ölüme atıyor ceza yok. Evdeki hayvanlara göz dikildi. Şehirdekiler ise muhtar ve belediyenin belirlediği odaklar ile şehir dışına sürülüyor. #BiziSokağaDökmeyin”
Bunu diyen bir dernek koordinatörü! “İnsanlar ölecek, çatışma ve kaos çıkacak” HAYKURDER Yasama İzleme Koordinatörü Dilek Özkan da kaos çıkarma itirafında bulunarak, insanların öleceğini ve çatışmaların yaşanacağı tehdidinde bulundu. Kamu düzenini bozmaya yönelik
“İnsanlar ölecek, çatışacak ama belediye zulmünden kurtarıp evini açtığı, sokaklardaki canları vermeyecek. Bu arbedeler, bu acılar, bu kaos sandığa yansıyacak!”
Savcılar göreve! Öte yandan kamu düzenini hedef alan bu girişimlere yönelik Cumhuriyet başsavcılıkların harekete geçmesi bekleniyor.
Savcılıkların bu organize girişim karşısında dış mihrakların da etkisi olup olmadığına yönelik soruşturma başlatacağı değerlendiriliyor.
Sert tepki: Neymiş, yeni yasada rastgele yerde besleme yapılamayacakmış Sosyal medya hesabından açıklamalarda bulunan Gazeteci Mehmet Ali Önel, bu tehditlere sert tepki gösterdi.
Önel, sokak hayvanlarının rastgele beslenerek şehirde cirit atmasını isteyen Özkan’a tepkisini şu ifadelerle dile getirdi:
“Bu da yasa için görüşü alınan dernek başkanı:
Sabır bitti diye tehdit ediyor. Neymiş, yeni yasada rastgele yerde besleme yapılamayacakmış.
Bunların kimseye saygısı yok! İnsanların evinin iş yerinin önünü köpek besleme yeri yapıyor, itiraz edenleri de terörize ediyorlar.”
“Azgın bir azınlığı tatmin için yasa çıkarırsınız, onlar da yetinmez sizi tehdit eder” “Devletin görevi önce can güvenliğini sağlamaktır”diyen Önel, kaos peşinde olan Dilek Özkan’a da tepki göstererek şu ifadelerde bulundu:
Böyledir işte!
Azgın bir azınlığı tatmin için yasa çıkarırsınız, onlar da yetinmez sizi tehdit eder.
Bir kere daha yüksek sesle tekrarlayalım!
Başıboş köpekler insanları parçalıyor. Devletin görevi önce can güvenliğini sağlamaktır.
İSLAM VE BATI MEDENİYETİNDE YAŞLI/İHTİYAR YAKLAŞIMI
Mehmet ALTUNTAŞ
Yaşlı/İhtiyar Kavramı
Sağlık Bakanlığının 2002 tarihli “Yaşlı Sağlığı Programı”nda yaşlılığı biyolojik, fizyolojik, duygusal ve fonksiyonel açıdan olmak üzere farklı şekillerde tanımlamaktadır. Yaşlanmaya bağlı olarak insan vücudunun yapı ve fonksiyonlarında meydana gelen değişiklikler biyolojik yaşlılık; değişikliklere bağlı olarak ortaya çıkan kişisel ve davranışsal değişiklikler fizyolojik yaşlılık; kişinin kendini yaşlı hissetmesine bağlı olarak yaşam görüşü ve yaşam şeklinin değişmesi duygusal yaşlılık ve aynı yaşta olan bireylerle karşılaştırıldığında toplum içinde fonksiyonlarının devam ettirilememesi ise fonksiyonel yaşlılık olarak adlandırılmaktadır.
İhtiyar kelimesi önceleri yaşlı acuze anlamında kullanıldığı gibi seçme seçilme ehliyetine sahip kişi anlamına da gelmektedir. İhtiyarlık (Yaşlılık) Allah Teâlâ’nın fıtrî bir kanunu, hayat ağacının aldığı son şekildir. Çocukluk, gençlik, olgunluk, dönemi derken ömrü olan herkes kendini ihtiyarlık potasında buluverir. Artık insan bu devrede güçlülük yerine âcizlik, güzellik yerine çirkinlik, ilerleme yerine gerileme, sıhhat yerine hastalık gibi kaçınılmaz hallerle baş başa kalır. Yaşlanmak veya ihtiyarlamak ömrü nasip olan her insanın muhakkak yaşayacağı bir evredir. Bu evreyi nasıl geçireceğimiz büyük oranda daha önce nasıl yaşadığımıza bağlıdır. Geniş ailenin unutturulduğu ve çekirdek ailenin yaygınlaştığı son yüzyılımızda tek başına evinde ölü bulunan hatta cesetleri kokan insan hikâyelerini daha sık duyar olduk. Bu neviden haberler Avrupa ülkelerinde sıradanlaşmış olmasına şaşırmasak da ülkemizde yaşanmaya başlamasına üzülmemek elde değil.
Yaşlılar için geçmişte “ihtiyar” denildiğini, kelimenin anlam değiştirerek, kötü bir anlamı varmış gibi bir algı oluşmuştur. Hâlbuki ihtiyar kelimesi akıl baliğ demektir, aklı başında olan, iradesi elinde olan. Bizim toplumumuz ihtiyarı, yaşlıyı sever. Bazı toplumlarda yaşlıların ötekileştirildiğine, farklı bir ortamda yaşamaya mahkûm edildiğine şahit oluyoruz. İnsan hakları teorisinde çocuklar ve engelliler gibi dezavantajlı gruplar arasında sayılabilen yaşlıların hayatlarında zorluklarla karşılaşmamaları için hem din hem de geleneklerimiz yaşlıya ihtimam gösterilmesini öğütler.
İslam Medeniyetinin Yaşlı/İhtiyar Yaklaşım
İhtiyar ya da yaşlı olarak adlandırdığımız bir dönemi ifade eden kavram her insanın ömrü yeterse yaşaması mukadder bir dönemini ifade eder. Seçme ve seçilme ehliyetine sahip insanın en verimli ve tecrübe dolu çağıdır bu zaman aralığı. İslam medeniyetinin ihtiyara yaklaşımı her canlının değerli görüldüğü bir anlayışla aynı çizgide buluşur. Engelli ve çocuklar gibi dezavantajlı kişilere yaklaşımında bir merhamet ruhu vardır. Mekanik değildir bu yaklaşım. Bu gün sömürge zihniyetin ürünü güney Amerika, Afrika ve Asya’da insanların köleliğinden beslenip temayüz eden ve dünyayı hegemonyasına alan kapitalist materyalist Batı medeniyeti yaşlı insanların bakımı meselesini yalnızca bir konfor meselesi olarak görmekte, baştan atılması gereken ayak bağı olarak gören bir yaklaşıma sahiptir. İslam medeniyeti ise anaya babaya bakmayı bir hak olarak görmekte ve Allahın emri gereği bir ibadet olarak görmektedir. Ne demişti aziz peygamber: Cennet anaların ayakları altındadır. Ahiret inancına sahip bir ihtiyar için bu evre bir vuslat evresi iken materyalizme göre bu evre yaşlı insanı üretmeyen fazlalık olarak görmektedir. Geleneklerimiz ve değerlerimiz bu duyarsızlığın karşısında kendince önlemler almaya çalışıyor ancak batıda kaybolan aile değeri yeniden diriltilmeye çalışılırken, biz de ihtiyar dede, nine anne baba ve torunlardan müteşekkil müreffeh birlikteliğin değerini anlamaya çalışmalıyız.
İslam Medeniyeti hem İslam dininin emir buyrukları, Allah Rasülünün bize kadar tevatüren gelen Kurana göre yaşadıkları, uyguladıkları ve sözleri ile İslamı kabul edip iman etmiş Türk, Arap ve İran vb milletlerin kültürlerinden, geleneklerinden ibaret bir birikimden oluşmaktadır. Ziya Gökalp millî kültürü meydana getiren din, ahlâk, hukuk, rasyonel faaliyetler, estetik, dil, ekonomi ve teknik gibi unsurların değişik milletlerin ortak hayatında aldığı şekle medeniyet diyor.
İslam medeniyeti anne karnından, bebekliğe oradan yaşlılığa ve daha sonra mezara kadar her aşamada insanı, insan olmaya davet eder ve esas olarak hüznü ve sefilliği değil bu dünyada refahı ve mutlu olmayı amaçlar. İslam’da ahiret inancı bu dünyada sefil yaşamanın gerekçesi değil bu dünyayı cennete çevirmenin gerekçesidir.
İslâm hukukuna göre cizye, İslâm devletinin Müslüman olmayan vatandaşından askerlik hizmeti karşılığında alınan bir vergidir. Bu bakımdan kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve din adamları bu vergi ile yükümlü değildir. Burada yaşlılara pozitif ayrımcılık yapılarak ihtimam gösterildiği görülmektedir.
Cahiliye devrinde yapılan savaşlarda Araplar çocuk, kadın, yaşlı, hasta demeden hasımlarına acımasızca saldırır, esirleri çok defa işkence ederek öldürürlerdi. Çocukları ok atmak için hedef tahtası gibi kullanır, esirlerin organlarını kesip işkence ederlerdi. Hz. Peygamber, savaşın hedefini îlâ-yı kelimetullah (Allah’ın adını yüceltmek için cihad) olarak belirledi ve bütün bunları yasakladı. Mesela o, Hayber Gazvesi’ne çıkarken ashabına ganimet için değil Allah için savaşacak olanların ordusuna katılabileceğini söylemişti. Düşmanların çocuk ve kadınlarının, savaşa katılmayan yaşlı, hasta ve din adamlarının öldürülmesini, hayvanların ve mahsullerin yağmalanmasını, ağaçların kesilmesini, öldürülen düşman askerlerinin organlarının kesilmesini yasakladı.
Kısa sürede Afrika’dan İspanya’ya, Balkanlardan Çin’e kadar yayılan İslam’ın insanın ruhuna hitap eden yönü ile bunu başardığı söylenebilir. Arap ve Endülüs Emevi Devleti ve Selçuklu Osmanlı Türk Devleti geleneklerinin insanlığa kazandırdığı medeniyetin bu günkü Batı Medeniyetini derinden etkilemiş olduğu konuyla ilgili tarihçilerin ekseriyetince kabul edilmektedir. 17. Yüzyıldan itibaren Avrupa’da yaşanan Reform ve Rönesans’ın etkisi ile maddi ve teknik zenginliğin kapılarını aralayan Batı bu gün emperyalizmin ve kapitalizmin gücü ile küresel güç haline gelmiş ve başat kültür olarak kendi değerlerini insanlığa dayatmaya başlamıştır.
Batı Medeniyetinde Yaşlı Kadın
Batı medeniyetinin yaşlıya bakışına dair bir örnek de Cadı avı olarak adlandırılan kültün ortaya çıkmasıdır. Ortaçağ Avrupasında cadı avı hadisesine otlarla tedavi yöntemleri araştıran büyücü olarak adlandırılan yaşlı ve çirkin kadınların konu olması tesadüf değildir. Cadı avı kültünden, Kıta Avrupası’nda, 13 üncü ve 17 inci yüzyılları arasında özellikle Katolikliğe özgü bir fenomen olarak bahsediyoruz. Cadı aslında tam anlamıyla bir büyücü değildir. Kast edilen, kadının döneme özgü yeteneklerine paralel olarak atfedilen unsurlarla şekillenen bir cadıdır. Bu sebeple de cadı avının kurbanı olan kişiler genellikle ebelikle ya da otlarla uğraşan, çirkin ve yalnız yaşayan, yaşlı ya da dul kadınlardan oluşuyordu. Bu kadınlar şeytanla işbirliği yapmak ve Sabbat’ta bir araya gelerek “sapkın ve korkunç” ayinler yapmakla suçlanırdı.
Farkında değiliz ancak Batı medeniyeti yaşadığı bu buhranı aşmak için arayışta. Yeniden aile değerlerini bulmaya çabalıyor. Dindarlığın %10 lara gerilediği pek çok Avrupa ülkesi yaşlanan insanları bakımı için kurumlar kurup onları kendi başlarına terk ediyor. Pek çok Alman emeklisi Türkiye’ye gelerek otellerde emekli maaşları ile zamanlarını geçiriyorlar ve bu politika Alman Devleti tarafından da teşvik ediliyor.
Avrupa’da Yaşlı Bakımı
Avrupa’da sosyal durum giderek değişiyor, toplum yaşlanıyor, boşanmalar artıyor, bir kadın başına düşen ortalama çocuk sayısı azalıyor, kadınların iş piyasasındaki katılımı artıyor, emeklilik yaşı artıyor. Bütün bunlar evdeki yaşlıya bakacak genç aile ferdi noksanlığına sebep olacağından bakım hizmetlerine ciddi ihtiyaç doğuracaktır. Avrupa yaşlanan nüfusu ve küçülen işgücüyle emekli aylığı, yaşlıların bakımı, sağlık sistemleri gibi konularda pek yakında çok büyük ekonomik güçlüklerle yüzleşmek zorunda kalacak. 21. yüzyıla girerken Avrupa nüfusunun %17’si 65 yaşının üzerindedir. 2025 yılında bu oranın %20’yi aşacağı tahmin edilmektedir.
Avrupa’da, bakım evlerinin maliyetleri yüksek, fonksiyonelliği az olduğundan son yıllarda hızla evde bakım hizmetleri yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Yunanistan ve İtalya’da bakım evleri çok azdır ve yaşlı nüfusun hızlı artışı aile fertleri için büyük bir sorun yaratmaktadır. Bunun çözümü olarak maddi durumu iyi olan aileler yurt dışından insanlar getirtmekte veya yabancı gurbetçilerden destek almaktadırlar.
Kanguru Ev Modeli: Dede, Nine, Çocuklar ve Torunlar Bir Evde
Ülkemizde çekirdek aile modelinin yaygınlaşması ile büyük aile modeli ve buna dayanan aile değeri zarar görmüş, bireyler egoistleşmiş ana babanın torunları ile kalabileceği evler yerine kentlerde dar ve ruhsuz evler türetilmiştir.
Son yıllarda yaşlı bireylerin korunması ve bakımı amacıyla yeni bakım modelleri üretilmektedir. Ülkemizde özellikle Anadolu’da yüzyıllardır süregelen yaşam modellerini referans alan “Kanguru Ev Tipi” bakım türü yine son dönemlerde en çok tartışılan modellerden birisi olmuştur. Kanguru Evler, ortak bir yaşam alanına açılan ve karma nüfus gruplarını barındıran bir yapılaşmayı amaç edinmektedir. Bu nedenle değişik sosyo-ekonomik gereksinimleri olan nüfus grupları bir arada dayanışma içinde yaşamın daha kolay sürdürülebilir olmasını sağlayabilmektedir.
Hollanda da muhafazakâr Hükümet partisi (CDA) Hıristiyan Demokratlar Birliği parçalanan ailenin korunması amacıyla bir proje yarışması düzenlenmiş. Türk asıllı bir mimarın Anadoluda halen yaşayan geleneklerimizden esinlenerek ürettiği ev projesi ödül kazanmaya değer bulunuyor. Bu projenin adı “Kanguru Ev Modeli”.
Muhterem Prof. Dr. Faruk Beşer de bir yazısında Hollanda’da tanıştığı adı geçen Türk mühendisin, İslamî değerlerden hareketle böyle bir proje üzerinde çalıştığını, “Kanguru Ev tipi” dediği bu ev tipinin Hollandalıların çok dikkatini çektiğini ve bu sebeple basının adeta ilgi odağı haline geldiğinden bahsetmekteydi.
İslam ve doğu geleneğinde yeralan geniş aile modelini yeniden kazanmak için hazırlanan Kanguru evleri olarak tabir edilen bu mimari projeye göre göre büyük ölçekli birbiriyle ilişkili evler yapılmalı. Bu yapılacak evlerde, dede, nine, çocuklar ve torunlar hep birlikte bir çatı altında yaşamalı. (CDA) partisi milletvekili Mirjam Sterk’e göre bu proje en ideal çözüm.
Projeye göre “Kanguru evler” birbirine bağlı olacak şekilde iki farklı evden oluşması, anne baba ve çocukların üst katta, yaşlı ve bakıma muhtaç olanların birinci katta kalacak şekilde iki kattan oluşması, veya yan yana yapılacak iki evin tek girişi olması, bağımsız ayrı ayrı evlerin birlikte ve tek çatı altında olması kısaca tüm ailenin kalabileceği büyüklükte bir ev olması öngörülmüştür.
Mirjam Sterk “Bu ev modelinin hem dede ve nine için hem de aile reislerin için en ideal ev modeli olduğu, anne ve babanın huzur içerisinde işine gidip çalışabileceğini söyledi. Yine anne ve babanın dede ve nineye de bakabileceklerini ve böylelikle bakım sorunun azalacağını” söylüyor. İslam Medeniyetinin öngördüğü bu çözüm halen yaşatılırken kıymeti anlaşılmamış olabilir ancak Hollanda, Danimarka ve Norveç gibi sosyal ve ekonomik açıdan müreffeh ülkeler bizim unutturmaya terk ettiğimiz bu değerleri keşfetmeye ve uygulamaya çalışmaları manidardır.
Her yaşlıya evde bakmak mümkün müdür?
Yaşlıları huzurevlerinde bakımevlerinde terk edilmiş halde bırakmak yerine mümkün olduğunca kendi evlerinde, aile ortamlarında zamanlarını geçirmelerini sağlamaya, onların bakım ve ihtiyaçlarını kendi ailelerinin içinde karşılamaya çalışmak gerekir. Ancak ileri derecede demans-geriatri hastası olan yaşlıların bakımı teknik olarak mümkün olmaması halinde ise yaşlıları huzurevlerinde, yaşlı bakım evlerinde ağırlanması onların sağlıkları için daha iyi olabilecektir. Hayatının son yıllarını Alzheimer alzaymır (alzheimer) rahatsızlığına duçar olan anneanneme bakan annemin ona bir çocuk gibi yemek yedirmesini unutmam. Tıpkı bir çocuk gibi onunla ilgilenir ve gönlünü alırdı. Bir huzurevine terk etmeyi düşünmez ve bunu kendisi için kabul edilemez bir davranış addederdi.
Aile ve Sosyal Politikalardan sorumlu Bakan da bir açıklamasında “Yaşlı bakım evleri ve huzurevleri konusunda politika değişikliğine gittiklerini belirtti ve yaşlıların daha çok ev ortamına yakın, sosyal hayatın içinde bakımını planladıklarını, bunun gelenek ve göreneklere daha uygun olduğunu düşündüklerini ifade etti.” Bu gerçekten takdir edilmesi gereken bir yaklaşımdır.
Kuranı Kerim ve Hadislerde Yaşlılık
Kur’an-ı Kerîm’de ihtiyarlık/yaşlılık ile ilgili ayetler yeralmaktadır. İnsanın hem bebeklik evresinde hem de yaşılık evresinde acziyetine şöyle dikkat çekilmektedir. “Sizi topraktan, sonra nutfeden (sperma), sonra alâkadan yaratan, sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlamanız -ki daha önce vefat edenler de vardır- ve belli bir vakte ulaşmanız için yaşatan O’dur. Umulur ki düşünürsünüz!”
“Sizi Allah yarattı. Sonra sizi vefat ettirecek, daha önce bilgili iken hiçbir şeyi bilmez hale gelsin diye sizden bazı kimseler ömrün en zayıf (erzeli’l-ömr) çağına kadar yaşatılacak. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir ve her şeye kadirdir.” (Nahl Suresi 70. Ayet)
PeygamberEfendimiz (sav) de: Allahım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve cimrilikten… sana sığınırım ”
“Allah’ım!… İhtiyarlığın bunaklığına (erzeli’l-ömr) düçar olmaktan sana sığınırım” dualarıyla ihtiyarlığın bu müşkil halinden Allah’a sığınmıştır.
Doğrusu, tarih boyunca insan yaşlanmayı geciktirmek için türlü yollara başvursa da buna muvaffak olamamışlardır. Günümüzde bir takım estetik ameliyat ve tedavilerle vücutta yüzeysel bir iyileştirme yapılabiliyorsa da, bedendeki çöküşün ve bedenin zaman içinde tükenmesinin önüne geçilememektedir. Nitekim Peygamber efendimiz de bu duruma şöyle vurgu yapmaktadır:
“Ey Allah’ın kulları tedavi olunuz! Zira Allah Teâlâ ihtiyarlık hariç her hastalığın bir şifasını yaratmıştır.”
Aslında insan ihtiyarlayınca bu dünyada ebedi kalma arzusu ile depreşir. Firavunun yaptığı gibi cesetlerini mumyalatarak ölümsüz olacaklarını sanırlar. Ancak ebedî hayatın yaşanacağı ahirete hazırlıklı olanlar için ölüm; ruhun kafesten kurtularak ebedî âleme göçmesi ve dünya meşakkatlerinden sıyrılması demektir. İhtiyarlık ise aslında bu vuslat halinin son basamağıdır.
Yaşlıların toplum içindeki konumlarını böyle değerlendiren İslâm onlara bir çocuktan daha fazla itina gösterilmesini istemektedir. Buna göre yaşlıların incelmiş duyguları rencide edilmemeli, yaşlılıktan dolayı vuku bulabilecek bir takım halleri hoş karşılanmalı ve onların hayır duaları alınmalıdır. Ayrıca, piri fani olarak da adlandırılan ihtiyarların varlığının, rızkımızın genişlemesine vesile olduğu, bela ve musibetlere karşı birer kalkan vazifesi gördüğü unutulmamalıdır. Zira Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
“Zayıf ve düşkünlerinize dikkat ediniz! Zira siz ancak düşkünleriniz sayesinde yardım görür ve rızıklanırsınız.”
“Beli bükülmüş ihtiyarlar, süt emen bebekler ve otlayan hayvanlar olmasa idi üzerinize (bela ve) azap yağardı.”
Bu nedenle yaşlı kimselerin varlıklarına tahammül edememek, onlardan tiksinmek, bir an önce ölmelerini arzu etmek gibi menfi tavır ve düşüncelerin İslâm ahlâkında yeri yoktur. Dolayısıyla gerçek müminin çevresindeki yaşlıları, hele hele ihtiyar peder ve validesini tahkir edecek davranışlarda bulunması, onları huzur evi adıyla açılmış kimsesizler yurduna bırakması düşünülemez. Aksine onların huzur içerisinde hayatlarını devam ettirebilmeleri için imkân nisbetinde yanı başlarında hizmetlerine koşturması gerekir. Dolayısıyla bugünün genci -Allah ömür verirse- kendisi de yaşlanacak ve yaptığı hizmetin karşılığını mutlaka görecektir. Efendimiz (sav) buyuruyor ki:
“Allah Teâlâ, yaşından ötürü bir ihtiyara saygı gösteren gence, yaşlılığında hizmet edecek kimseler lutfeder.
Bir başka hadîs-i şerîfte de saçı sakalı ağarmış pîr-i fâni Müslümana saygı göstermenin Allah Teâlâ’ya duyulan saygı ve tazimden ileri geldiği ifade edilmektedir.
Bunun yanında Resûlullah (sav) gerek dünyevi gerekse uhrevi hususlarda ihtiyarlara daima kolaylık sağlanmasını tavsiye etmiştir. Malum olduğu üzere namazı çok uzatan imamı uyarırken yaşlı kimselere şöyle atıfta bulunmuştur:
“Sizden biriniz, insanlara namaz kıldırdığı zaman, hafif tutsun. Çünkü onların arasında zayıf, hasta ve yaşlılar vardır…”
Yine Enes bin Mâlik’in nakline göre, birgün Hz. Peygamber’i görmek isteyen yaşlı bir adam gelmişti. Ahâli ona yol açmakta ağır davranmıştı. Bunun üzerine Nebiyy-i Muhterem (sav) “Küçüğümüze merhamet etmeyen büyüğümüze hürmet göstermeyen bizden değildir” buyurmuştur.
Ayrıca Mekke’nin fethinde Hz. Ebû Bekir yaşlı babası Ebû Kuhâfe’yi Müslüman olmak için Hz. Peygamber’in huzuruna götürünce, Resûlullah (sav) “- Şu ihtiyarı buraya kadar yormayıp evinde bıraksaydın ben onu ziyaret ederdim” buyurur. Hz. Ebû Bekir ise: – Onun size gelmesi daha uygundur, diye cevap verir. Efendimiz (sav) ‘in ihtiyar Ebû Kuhâfe’ye olan bu nazik davranışı Hz. Ebû Bekir’e karşı iltifatının yanında yaşlı insanlara duyduğu saygının bir ifadesi olarak görülmelidir.
Diğer taraftan Peygamber efendimiz savaş için gönderdiği mücahitlerine tavsiyede bulunurken, kadınlar ve çocuklar yanında ihtiyarlara da dokunmamalarını emretmiştir.
Dünya Yaşlanma Konseyi
İstanbul Merkezli Dünya Yaşlanma Konseyi Örgütü Türkiyede Gerontolog Dr.Kemal Aydın öncülüğünde 2009 yılında kurulmuştur. Dünya Yaşlanma Konseyi Genel Başkanı Dr. Kemal Aydın, 20 yıldır bu konuda çalışma yürüten nadir isimlerden birisidir. ellinin üzerinde ülkeden imzalar alındı ve dünyaya model olacak şekilde çalışma yürütmektedir.
1 Ekim “Birleşmiş Milletler Dünya Yaşlılar Günü” dolayısıyla Dünya Yaşlanma Konseyi’nin ortak organizasyonuyla gerçekleştirilen program ve projelerle ülkemizde yaşlıların hakları anlatılmakta ve Yaşlı Dostu Kentler projeleri ile yaşlar açısından yaşanabilir kentler oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Sonuç
İslam kadını genç olsun yaşlı olsun erkeğin eşi olarak görür ve insan onuru açısından eşit görür. Bunu hem Kuranı Kerim de hem de hadisi şerifler ile sahabenin yaşantılarından görürüz.
İki cihan güneşi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullah Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında ayrı bir anlam taşıyan bir gün.
Genel kabule göre Efendimiz 12 Rebîülevvel Pazartesi günü, sabaha karşı Mekke’de dünyaya teşrif etti. Hicret yolculuğunun ardından 12 Rebîülevvel’de Kubâ’dan Yesrib’e hareket ederek Medine’ye ulaştı. Yine meşhur rivayete göre 12 Rebîülevvel Pazartesi günü bu fânî âleme veda ederek Hakk’a yürüdü.
Bir tarih; üç büyük hatıra…
Doğuş… Hicret… Vuslat…
Bu sebeple 12 Rebîülevvel’i sadece bir kutlama günü olarak görmeyelim; Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatını, ahlâkını, sünnetini ve bize bıraktığı büyük emaneti yeniden düşünme vesilesi olarak da görmek gerekir.
O’nun gelişi insanlık için karanlıktan aydınlığa, cehaletten bilgiye, zulümden adalete ve ayrılıktan kardeşliğe doğru bir uyanışın başlangıcıydı.
Hassân b. Sâbit’e nispet edilen meşhur beyitlerde Efendimiz şöyle anlatılır:
“Görmedi asla gözler senden güzeli, Doğmadı hiçbir kadından senden güzeli. Her türlü kusurdan arınmış yaratıldın, Sanki dileğin üzere yaratılmış gibisin.”
Bu beyitlerin nispeti konusunda ilmî ihtilaflar bulunsa da, asırlardır Müslüman gönüllerde yankılanan mânâsı açıktır.
Bugün bize düşen, Efendimizi sadece anmak değil; O’nu anlamak, O’nu sevmek ve O’nun ahlâkını hayatımıza taşımaktır.
Rabbim bizleri Resûlullah Efendimizin (s.a.v.) sevgisinden, şefaatinden ve sünnetinden ayırmasın.
12 Rebîülevvel-i Şerifimiz mübarek olsun.
Rabbim bizleri Zâtına layık bir kul, Habîbine layık bir ümmet eylesin.
İnsan beslenmesinde protein yüksek, yağ yeterli, karbonhidrat kısıtlı olmalıdır.
Ancak günümüzde insanlığın yemek kültüründe karbonhidrat genel olarak baskın. İnsanlık tarihinin ve modern toplumların en büyük beslenme trajedisi tam da budur.
Protein yüksek, kaliteli yağ yeterli, karbonhidrat ise tamamen stratejik ve az olmalı! Bu düzgün beslenme biçimi insana yarayışlı tek mutlak hücresel kanundur.
Peki, insanlığın yemek kültüründe karbonhidrat (ekmek, makarna, hamur işleri, pirinç, tatlı vs…) neden bu kadar acımasızca baskın ve sıradan insanlar neden bu tuzaktan kurtulamıyor?
Bu küresel oyunun arkasında evrimsel ve ekonomik bir acımasızlık vardır.
1) Ekonomik Boyut: “Ucuz ve Kolay” Kalori Tuzağı”
Tarım devriminden modern gıda endüstrisine kadar insanlık, kitleleri en ucuz ve en hızlı şekilde doyurmanın yolunu aradı. 100 gram kaliteli kırmızı et (saf protein ve testosteron öncülü) üretmek devasa bir maliyet ve zaman isterken tonlarca karbonhidrat (buğday, pirinç ve mısır şurubu) çok ucuz maliyetlerle, fabrikalarda milyonlarca porsiyon basılabiliyor.
Sonuç: Modern yemek kültürü, sağlık üzerine değil tamamen “en ucuz kaloriyle en büyük kitleyi doyurma” ticareti üzerine kurulmuştur. Sıradan insanlar bu ucuz karbonhidrat bombardımanıyla beslendiği için, o şişik balon gibi göbeklerle, hantal ve bayat ödem sularıyla dolu birer davul gibi gezerler.
İlkel insan genetiği, binlerce yıl öncesinin kıtlık dönemlerinde doğada ne zaman karbonhidrat bulsa (tatlı bir meyve mesela) beyin anında devasa bir Dopamin hormonu salgılardı. İlkel beyin, “Bu enerjiyi kaçırma; hemen ye ve göbeğinde yağ olarak depola, kıtlık kapıda.”derdi.
Bazı insanlar ise ödlek, ürkek ve korkak oldukları için avlanmaktan kaçardı. Et elde etmek için organize olup vahşi hayvanlarla ölümüne mücadele etmek gerekiyordu.
Modern Tuzak: Günümüz dünyasında her köşe başında karbonhidrat satan dükkanlar var. (Tatlıcılar, pideciler, pasta börekçiler, çiğköfteciler vs… vs…) İnsanlar her karbonhidrat yediğinde beyinleri o eski evrimsel refleksle dopamin salgılıyor ve uyuşturucu gibi bağımlı oluyorlar. Sıradan insanlar böyle her pisboğazlık ettiklerinde beyinlerindeki o kimyasal bağımlılık zinciri tekrar ediyor. Karbonhidrat sindiren enzimleri sürekli yüksek kalıyor; bağırsak floralarında karbonhidratla beslenen bakteri sayısı da hep rekpr kırıyor. Böylece canları hep daha çok karbonhidrat çekiyor; “tatlı krizi” dedikleri eroin yoksunluğu krizlerine girip daha da çok tıkınıyorlar.
Bu yoz yeme kültürünü kökünden değiştirmen gerekiyor. Dünya insanlığına dayatılan bu ilkel ve hantal tıkınma kültürüne karşı kendi beyninde bir ihtilal yapmadan düzgün beslenme şansın yok!
Sıradan insanlar o karbonhidrat girdabında boğulurken sen proteinle kas liflerini inşa ediyor, kaliteli yağlarla testosteron fabrikasını ateşliyor, karbonhidratı ise sadece ve sadece bir “stratejik cephane” olarak milimetrik kullanıyor olman gerekiyor.
Karnını protein ile doyuracaksın. Geri kalan her şey yan unsur!
PROTEİN KAYNAKLARI
Aminoasitlerin türlü şekillerde birleşmesiyle oluşan Proteinler ikiye ayrılır:
A) Hayvansal Proteinler:
1- Yumurta 2- Protein tozu (Kendi içinde çeşitleri vardır.) 3- Kırmızı et (Dana, koyun) 4- Beyaz et (Piliç, tavuk) 5) Balık 6) Süt ve süt ürünleri (Süt, yoğurt, kefir, peynir)
B) Bitkisel Proteinler:
7) Mercimek (Kırmızı ve yeşil) 8) Nohut 9) Fasülye (Kuru fasülye ve taze faaülye) 10) Barbunya 11) Börülce 12) Bakla
(+ Kuruyemişler içinde en zengin bitkisel protein kaynağına sahip olanlar)
13) Kabak çekirdeği 14) Yer fıstığı
Bu protein kaynakları dışındaki yağlar hariç HER ŞEY KARBONHİDRATTIR!
Bu protein kaynaklarıyla türlü çeşit hangi yemekler yapılıyorsa ana unsurun o olacak ve günlük yeterli protein aldığından emin olacaksın.
Yapman gereken bunlar. Karbonhidratın sahte dopominine kanmayacaksın. Mutlu hissetmek için kendine gerçek sebepler bulacaksın. Hiç sebebin yoksa bunu oluşturacaksın.
Genlerinde mağara adamı ilkel ve ödlek insan ucuzcu Ökkeş varsa o ayrı tabii…
Kendi çağında avlanmaya gitmekten korkan Ödlek Ökkeş, işi ucuza getirip karbonhidrat (yabani meyve) toplardı. Ucuzcu Ökkeş, bu çağda yaşasaydı protein pahalı deyip yine karbonhidrata dadanır; sonra da yaşlılığındaki sağlık ve bakıcı harcamalarıyla kat be kat fazlasını öderdi.
Senin atan kim? Kuru Et’i icat eden Türkler mi; ava çıkmaya cesaret edemeyen Mağara Adamı Ödlek ve İlkel İnsan Ucuzcu Ökkeş mi?
Prof.Dr. Mete Gündoğan Ekonomi ve İstiklal: Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz.
Prof. Dr. Mete Gündoğan 24 Haziran 2026 salı günü saat 17.00’de Önder Ankara’da bir konferans verecek. Programın içeriği mevcut. Kapitalist sistemden faizsiz sisteme geçişin aşamaları. Faizsiz sistemin devamlılığının sağlanmasında devlet ve ferdi olarak yapılacak faaliyetler” olarak belirtildi.
Mete Gündoğan, 1963 Balıkesir-Dursunbey doğumludur.
Annesi Ayşe Hanım Dursunbey’li, babası Cemil bey Altıeylül Bayat / Bigadiç Çağış mahallesindendir.
İlköğretim ve Lise tahsilini Ayvalık ilçesinde tamamladı.
Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Lisans çalışmasını bitirdikten sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Yüksek Lisans çalışmasına başladı. Tez aşamasında İngiltere’ye gitti. Cranfield Teknoloji Enstitüsü’nde Endüstri ve Üretim Sistemleri Mühendisliği alanında Yüksek Lisans (1990), Cranfield Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını tamamladı.
Doçentliğini 2000 yılında, profesörlüğünü ise 2010 yılında aldı. Türkiye’de ve yurt dışında birçok kurumda ve çeşitli üniversitelerde çalıştı.
Akademik çalışmalarının yanı sıra, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Başbakanlık ve TBMM gibi kurumlarda çeşitli görevlerde bulundu. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kamu Diplomasisi Kursunu tamamladı.
Çeşitli sanayi çalışmaları ve tecrübeleri çerçevesinde, Akıncı F-16 Uçak Fabrikası’nda (TAI) mühendis olarak, Avrupa Ford Motor Fabrikalarında bir proje çerçevesinde araştırmacı olarak çalıştı. Özel sektörde de birçok fabrikada danışman ve yönetici olarak görevlerde bulundu.
Gündoğan Hoca’nın uluslararası ve ulusal düzeyde birçok yayını, projesi ve kitapları bulunmaktadır. Özellikle sistem analizi ve tasarımı ile ekonomi finans konuları son sıralarda yoğun çalıştığı alanların başında gelmektedir.
Diş Hekimi Özlem Hanımla evli olan Gündoğan çiftinin dört çocukları vardır.
PETA HAYVANLARI ÖLDÜRÜR ! evet yanlış okumuyorsunuz, hayvan haklarını savunduğunu sandığınız PETA, dünyadaki en tanınmış stk’larından biri olan PETA, ünlüleri soyup tanıtım reklamları çeken PETA, himayesine aldığı hayvanları öldürür… ÖLÜM ORANI %90’nın üzerindedir. PETA şimdi de Türkiye’yi gözüne kestirdi… ( http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11577667_p.asp )
Bu durum belgelerle sabittir. Bu belgeler mahkemelerin yaptırımıyla PETA tarafından açıklanmak zorunda bırakılmıştır. Yani belgelerin kaynağı bizzat PETA’dır. ( http://www.targetofopportunity.com/PeTA.htm )
Bu belgelere göre örneğin ABD’nin Virginia eyaletinde 2009 yılında PETA 2,366 kedi ve köpeği himayesine almış. PETA sahiplendirmek için himayesine aldığı hayvanlardan sadece 8 (sekiz) tanesine yuva bulmuştur… 2301 tanesi PETA tarafından uyutularak “NAZİKCE ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR” ölüm oranı % 97.3… Bu inanılmaz rakamlar PETA tarafından beyan edilmiştir. (Bu rakamlar sadece Virginia eyaletine aittir.) ( http://petakillsanimals.com/ )
PETA Türkiye’de ne yapmak istiyor ? Bu sorunun cevabını zaten PETA vermiş durumda ; size iki tane örnek vermek istiyorum ; İzmir Şopen ve İstanbul Üsküdar barınaklarına giden PETA yöneticileri barınak yöneticilerinden ne talep ettiler ? Barınak yöneticilerinin kendi ağızlarından ;
Nebiha Deprem (İzmir Şopen barınağı yöneticisi) (21.09.2011) “iki yıl once peta sopene de geldi. bebekleri, engelli vs. görünce bunların hepsi uyutulmalıdır dedi.”
Asude Ustaoglu (İstanbul Üsküdar barınağı yöneticisi)(21.09.2011) “peta,üsküdara geldi ve uyutun dedi… yaşlı bir canımızı hedef alarak, bunu neden yaşatıyorsunuz,uyutun yenisine yer açılsın dedi”
PETA Türkiye’de sahada elde etmesi mümkün olmayan bu zihniyetini masa başında elde etmeye çalışıyor aynen Sevr anlaşması gibi…
PETA’yla işbirliği yapan her kişi ya da STK sadece PETA’nın uzantısı olabilir… daha fazlası olamaz… PETA satın alır, kullanır, işi bitince de posasını atar…
Arkasında inanılmaz bir medya desteği ve ellerinde yüzmilyonlarca dolar olan bir ticari kuruluştan bahsediyoruz… Milyon dolarları geçtim Türkiye’de kasasında 250 bin nakidi olan herhangi bir hayvan hakları ile uğraşan STK var mı ? hatta daha iddialı bir soru sorabilirim ; Türkiye’de borcu olmayan kaç tane hayvan hakları ile uğraşan STK vardır ? 3-5 yıl önce bir belediye başkanı ve karısı 30 trilyon civarı parayı buharlaştırırken 3-5 kuruş dağıtarak nasıl herkesi kandırmışlardı hatırlayın lütfen… Şimdi de PETA bu işi yapıyor SATIN ALIYOR…
Herkesin aklına şu soru gelecektir ; “PETA Türkiye’deki hayvanların uyutulmasından ne çıkar sağlıyabilir?” Cevabı çok basit : para… sadece para… bu kadar basit bu durum…
Avrupa birliği ve Dünya bankası çok ciddi hibeler vermektedir. Birçok konuda olduğu gibi hayvanlarla ilgilide hibeler vardır. (hibe : geri almamak üzere verilen para ya da maldır)
Bu hibeleri nasıl alabilirsiniz ? Projeni üretirsin… Bunun neden yapılmak zorunda olduğunu ispatlarsın… Nasıl yapacağını ve uygulayacağını anlatırsın… Bu iş için ne kadar para gerektiğini yazarsın… Bu kadar…
Ancak burda çok önemli bir şart vardır ; örneğin Türkiye’deki projede kullanacaksan bu hibeyi Avrupa Birliği’nin kabul edeceği bir avrupalı STK ile Türkiye’deki bir STK ortak çalışmalıdır. Olmazsa olmaz bir maddedir bu.
PETA varsayın ki Türkiye’deki sahipsiz hayvanlar ile ilgili bir proje üretip AB’den 10 milyon euro hibe alacak, bunun için mutlaka Türkiye’den bir STK ile ortaklaşa yürütmelidir bu projeyi. Yani normalde tenezzül edip konuşmayacakları kişilere bugün muhtaçlar.
Projenin ismi “animal control”dür… Uygulaması şudur ; sahipsiz olan ; gerek sokaklardaki gereksede barınaklardaki bütün hayvanlar toplanacak, yaşlılar, sakatlar, hamileler, yavrular hemen uyutulacak, diğerleride sahiplendirme ilanları çıkıldıktan sonra eğer ki 1 hafta içinde sahiplenilmezse uyutulacaklar… Kısacası Türkiye’deki sahipsiz hayvanların tamamına yakını uyutulacaktır. Böylelikle Türkiye’deki sahipsiz sokak hayvanları problemi çözülmüş olacak. “NAZİKÇE ÖLÜM” dedikleri budur… ( http://www.youtube.com/watch?v=xRHd5BRPfK8 )
Kanlı para Türkiye’de… Birkaç milyara kendi fikirlerinden ve ideallerinden 180 derece dönerek gizli saklı anlaşmalar yapan kişilerin önüne örneğin 1 milyon euro konulsa neler yaparlar ? tahmin etmek çok da zor değil…
Havada kan kokusu var… Yarın ne olacağı bellidir… Gün bugündür… Timsah gözyaşı dökenlere inanmayın… Kanlı para Türkiye’de… PETA HAYVANLARI ÖLDÜRÜR !!
Majid Yahyakhani Olayı: Gerçekler, İddialar ve İnsan Hayatının Görmezden Gelinmesi
Bir Ölüm, Bir Propaganda Süreci ve Yargının Son Sözü
26 Mart 2012 sabahı Ankara’nın Etimesgut ilçesi Eryaman Tunahan Mahallesi’nde meydana gelen olay, Türkiye’de başıboş köpek meselesinin en çarpıcı ve en çok tartışılan vakalarından biri olarak tarihe geçti.
İran vatandaşı emekli öğretmen Majid Yahyakhani (60), sabah yürüyüşü yapmak üzere evinden çıktıktan kısa süre sonra çok sayıda köpeğin saldırısına uğradı ve hayatını kaybetti.
Olayın hemen ardından polis, savcılık ve adli tıp süreçleri işletildi. Olay yeri incelemelerinde ceset üzerinde çok sayıda açık yara, yırtılma ve travmatik hasar tespit edildi. Daha sonra hazırlanan Adli Tıp raporlarında ölümün hayvan saldırısı sonucu meydana gelen ağır kan kaybıyla uyumlu olduğu belirtildi.
Ancak ilginç olan, olayın kendisinden çok sonrasında yaşananlardı.
İlk Haberler Ne Dedi?
Dönemin ulusal basınında yer alan haberlerin tamamına yakını olayın sokak köpeklerinin saldırısı sonucu gerçekleştiğini aktardı.
Yeni Şafak, Sabah, Hürriyet, T24 ve çeşitli haber ajansları;
Yahyakhani’nin çok sayıda köpeğin saldırısına uğradığını,
Cesedinde ciddi doku kayıpları bulunduğunu,
Olay yerine gelen belediye veterinerinin de aynı köpekler tarafından saldırıya uğradığını,
Ailenin belediyeden şikayetçi olduğunu,
haberleştirdiler.
Özellikle belediye veterinerinin de saldırıya uğraması, olayın münferit bir iddiadan ibaret olmadığını gösteren önemli ayrıntılardan biriydi.
Ardından Ne Oldu?
Olayın üzerinden henüz birkaç gün geçmişken bazı radikal “hayvan hakları” grupları tarafından çok farklı iddialar ortaya atılmaya başlandı.
Bu grupların açıklamalarında özetle şu tezler savunuldu:
Sokak köpeklerinin yetişkin bir insanı öldüremeyeceği,
Olayın cinayet olabileceği,
Saldıranların sokak köpeği olmayabileceği,
Özel olarak eğitilmiş köpeklerin kullanılmış olabileceği,
Olayın TBMM’de görüşülen hayvan hakları düzenlemeleriyle bağlantılı olabileceği,
Bu iddialar çeşitli e-posta gruplarında, internet sitelerinde ve sokak gösterilerinde dillendirildi.
Bazı aktivistler, olayın ardından Ankara’da düzenledikleri eylemlerde medyayı “yalan haber yapmakla” suçladı.
Asıl Sorun Burada Başlıyor
Bir olay hakkında soru sormak, alternatif ihtimalleri araştırmak veya soruşturmanın derinleştirilmesini istemek elbette meşrudur.
Ancak burada dikkat çekici olan husus şudur:
Ortada;
Bir ölü vardır.
Bir otopsi vardır.
Bir savcılık soruşturması vardır.
Olay yeri incelemesi vardır.
Yaralanma bulguları vardır.
Ailenin beyanları vardır.
Belediye veterinerinin de saldırıya uğradığına ilişkin bilgiler vardır.
Buna rağmen bazı çevreler, henüz hiçbir karşı delil ortaya koymadan, adeta refleks halinde olayın köpek saldırısı olmadığı sonucuna ulaşmıştır.
Başka bir ifadeyle;
İspat yükü olayın nasıl gerçekleştiğini araştırmak yerine, köpeklerin suçsuz olduğunu kanıtlamaya yönelmiştir.
Bu yaklaşım, insan hayatını merkeze koyan bir bakış açısı değildir.
Çünkü burada hayatını kaybeden kişi sıradan bir istatistik değildir.
Majid Yahyakhani bir eş, bir baba ve üniversite eğitimi için oğluyla Türkiye’ye gelmiş bir insandır.
Köpek Katliamı İddiaları
Olaydan sonra bölgede bazı köpeklerin öldürüldüğü, zehirlendiği veya yakıldığı yönünde haberler yayımlandı.
Bu fiiller gerçekleşmişse elbette suçtur ve sorumlularının tespit edilmesi gerekir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta bulunmaktadır:
Bu köpekleri kimin öldürdüğü hiçbir zaman kesin olarak ortaya konulamamıştır.
Dolayısıyla;
Köpeklerin öldürülmesi ayrı bir suçtur.
Majid Yahyakhani’nin ölümü ayrı bir olaydır.
Bu iki olayı birbirine bağlayacak somut deliller kamuoyuna sunulmamıştır.
Buna rağmen bazı çevreler, Yahyakhani’nin ölümünden çok, sonrasında öldürülen köpekler üzerinden bir kamuoyu oluşturmayı tercih etmiştir.
Böylece ölen insan ikinci plana itilmiş, tartışmanın merkezine köpekler yerleştirilmiştir.
Yargı Süreci Ne Dedi?
Tartışmalar yıllarca devam etti.
Ancak nihayetinde mesele sosyal medya paylaşımlarıyla değil, mahkeme dosyalarıyla değerlendirildi.
İranlı ailenin açtığı dava sonucunda Ankara 11. İdare Mahkemesi 2018 yılında kararını verdi.
Mahkeme kararında;
Adli Tıp Kurumu raporuna,
Olayın oluş şekline,
Belediye görevlilerinin beyanlarına,
Mevzuattan doğan belediye yükümlülüklerine
atıf yapıldı.
Kararda özetle;
Majid Yahyakhani’nin başıboş köpeklerin saldırısı sonucu hayatını kaybettiği konusunda duraksama bulunmadığı belirtildi.
Mahkeme ayrıca;
Ankara Büyükşehir Belediyesi ile Etimesgut Belediyesi’nin sahipsiz hayvanlarla ilgili yükümlülüklerini yeterince yerine getirmediğini ve hizmet kusuru bulunduğunu hükme bağladı.
Sonuç olarak belediyeler toplam 234 bin TL tazminat ödemeye mahkûm edildi.
Bu karar yalnızca bir tazminat kararı değildir.
Aynı zamanda yıllarca ortaya atılan komplo teorilerinin yargısal düzeyde kabul görmediğinin de göstergesidir.
Sonuç
Majid Yahyakhani dosyası bize önemli bir gerçeği göstermektedir:
Bir insanın hayatını kaybettiği olaylarda ideolojik refleksler, duygusal bağlılıklar ve aktivist ön kabuller gerçeğin önüne geçmemelidir.
Eğer bir köpek öldürülmüşse bunun faili bulunmalıdır.
Eğer bir hayvana işkence edilmişse bunun hesabı sorulmalıdır.
Ancak aynı hassasiyet, köpek saldırısı sonucu hayatını kaybeden insanlar için de gösterilmelidir.
Ne yazık ki Majid Yahyakhani olayında bazı çevreler tarafından tam tersi yapılmıştır.
Ortada bir ölüm varken dikkatler ölen insandan uzaklaştırılmış, komplo teorileri üretilmiş, saldırının gerçekleşmediği dahi iddia edilmiş ve kamuoyu farklı yönlere sevk edilmeye çalışılmıştır.
Bugün elimizde bulunan savcılık kayıtları, otopsi bulguları ve mahkeme kararları birlikte değerlendirildiğinde görülen tablo açıktır:
Majid Yahyakhani’nin ölümü, başıboş köpeklerin oluşturduğu kamu güvenliği riskinin Türkiye’deki en trajik örneklerinden biridir.
Bu olayın en düşündürücü tarafı ise yalnızca bir insanın hayatını kaybetmiş olması değil, bazı çevrelerin bu ölümü dahi inkâr etmeye veya önemsizleştirmeye çalışmış olmasıdır.
İnsan hakları savunuculuğu, önce insan hayatının dokunulmazlığını kabul etmekle başlar. İnsan hayatını ikinci plana atan hiçbir yaklaşım, ne kadar merhamet söylemi kullanırsa kullansın, gerçek anlamda hak temelli bir yaklaşım olarak değerlendirilemez.
Ankara’da sabah sporu yaparken sokak köpeklerinin saldırısına uğrayan İran uyruklu emekli öğretmen olay yerinde hayatını kaybetti. Başkentin Etimesgut ilçesinin Tunahan Mahallesi’nde önceki gün sabah sporunu yapmak için dışarı çıkan İran uyruklu emekli öğretmen Majid Yahyakhani (60), çok sayıda köpeğin saldırısına uğradı. Yaklaşık 10 adet köpek bir anda çevresini sarınca saldırıdan kurtulamayan talihsiz adam, aldığı darbeler sonucu hayatını kaybetti. Polis ekipleri olay yerine geldiklerinde Yahyakhani’nin cansız bedeniyle karşılaştı. Cesedin çeşitli yerlerinde 10-15 cm büyüklüğünde açık yaralar ve yırtılmalar olduğu tespit edildi. Ankara’da üniversite okuyacak oğlunun işlemleri için buradaki yeğenlerinin yanında kaldığı öğrenilen İran vatandaşı Yahyakhani’nin cenazesi dün akşam Tebriz’e gönderildi. https://www.yenisafak.com/gundem/katil-kopek-dehseti-375343
Başkent’te Sokak Köpekleri Yürüyüş Yapan Adamı Parçaladı
Ankara Eryaman’da sabah sporuna çıkan İran uyruklu Majid Yahyakhani (60) sokak köpeklerinin saldırısı sonrası hayatını kaybetti.
Aynı köpeklerin saldırısına uğrayan belediye veterineri ise yaralı kurtuldu. Eryaman’da 26 Mart’ta spor için sabah saat 08.00 sularında evinden çıkan İran uyruklu Majid Yahyakhani, sokak köpeklerinin saldırısına uğradı.
Saldırı sonrası Majid Yahyakhani hayatını kaybetti. Köpeklerin olay yerine gelen belediye veterinerine de saldırdığı, veterinerin köpeklerin elinden çevredeki vatandaşlar tarafından kurtarıldığı öğrenildi.
Olayın ardından polis merkezine çağrılan Majid Yahyakhani’nin eşi Effat Abdi, yaşadıklarını şöyle anlattı: “Eşim 08.00 sularında yürüyüş yapmak maksatlı spor kıyafetiyle dışarı çıktı. Yarım saat kadar yürüyüp gelecekti ve üzerine telefon ve cüzdan almamıştı. Evin anahtarını ve pasaportu almıştı. Gelmeyince merak ettim, yabancı olduğumuz için evin adresini bulamamıştır diye düşündüm. Yaklaşık 3 saat sonra polisler aradı, adresimizi sordu. Yabancı olduğum için tam bilemediğimizi söyledim. Benim polis merkezine gelmemi istediler. Tarif üzerine polis merkezine geldim. Burada eşime sokak köpekleri tarafından saldırıldığını ve Etimesgut Devlet Hastanesi’nde olduğunu öğrendim. Hastaneye gittiğimde eşimin öldüğünü söylediler. Cumhuriyet savcısı ile birlikte teşhis ettim.”
Oğlunun üniversite eğitimi için Türkiye’ye gelerek Etimesgut’ta oturan yeğenlerinin yanına yerleştiklerini ifade eden Effat Abdi, belediyenin sokak köpekleriyle ilgili önlem almaması ve köpek saldırısı sonrası eşinin ölümünden dolayı şikayetçi oldu.
Görgü tanığı olan ve olay yerinin meydana geldiği arazinin yakınındaki bir sitenin görevlisi olan Murat Özkan ise şunları söyledi: “Saat 08.30 civarlarıydı. Şehidimizin çadırı vardı. Onu sökecektik. Belediyeden görevlilerin gelmesini bekliyorduk. Tam o sıralarda bu tepede 15 kadar köpeğin havladığını gördüm. Önlerinde eşofmanlı bir adamın koştuğunu gördüm. Nasılsa bir şey olmaz diye üstelemedim. Yaklaşık yarım saat sonra aynı köpekler bu kez gelen bir veterinere saldırdı. Belediyede görevli arkadaşlarla birlikte köpeklerin arasındaki adamı kurtardık. Köpekler veterineri bayağı hırpalamıştı. Ama durumu iyiymiş. Biz gitmeseydik belki de köpekler onu da parçalardı. Biz oraya varınca köpekler kaçtılar. Yaralıyı arkadaşlarına teslim ettikten sonra diğer tarafta polisleri gördüm. Bu olay için geldiklerini düşünüp yanlarına gittim. O sırada cesedi torbaya koyuyorlardı. ” https://beyazgazete.com/haber/2012/3/29/baskent-te-sokak-kopekleri-yuruyus-yapan-adami-parcaladi-1117019.html
Başkent’te katil köpek dehşeti
Ankara’da sabah sporu yaparken sokak köpeklerinin saldırısına uğrayan İran uyruklu emekli öğretmen olay yerinde hayatını kaybetti.
Etimesgut ilçesi Eryaman Tunahan Mahallesi’nde, önceki gün sabah 08.00 sıralarında Tunahan Mahallesi’nde spor yapmak için dışarı çıkan İran uyruklu emekli öğretmen Majid Yahyakhani (60), bir anda karşısına çıkan 8-9 köpeğin saldırısına uğradı.
Olayı evinin 13. katından gören bir kişi polise haber verdi. Yürüyüş yapan birine sokak köpeklerinin saldırdığı ihbarını alan polis ekipleri olay yerine geldiklerinde Yahyakhani’nin cansız bedeniyle karşılaştı. Olay yeri inceleme raporuna göre cesedin çeşitli yerlerinde çok sayıda 10-15 cm büyüklüğünde açık yaralar ve yırtılmalar olduğu tespit edildi. Ayrıca ot ve bitki parçalarının bulunduğu sırt kısmında ise çok sayıda sıyrıkların bulunduğu belirtildi. İranlı Yahyakhani’nin cesedi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın incelemesinin ardından Keçiören Adli Tıp Kurumu’na kaldırıldı.
Adli Tıp Kurumu’ndan Yahyakhani’nin cesedi alan yakınları, sinir krizi geçirdi. Öte yandan Yahyakhani’nin cenazesi akşam saatlerinde Esenboğa Havalimanı’ndan Tebriz’e götürüldü.
“ŞİKAYETÇİYİZ”
İran vatandaşı olduğunu ancak Azeri kökenli olduğu için Türkçe anladığını belirten 56 yaşındaki Effat Abdi, eşiyle birlikte İran’da yaşadığını söyleyerek, bir süre önce oğlu Roozbeh Yahyakhani’nin üniversite eğitimi için araştırma yapmak üzere Ankara’da üniversite okuyan yeğenlerinin yanına geldiklerini ifade etti.
Olay günü eşinin yürüyüş yapmak için spor kıyafetleriyle sabah 08.00 sıralarında evden ayrıldığını anlatan kadın, “Yarım saat kadar yürüyüp gelecekti. Üzerine telefon ve cüzdan almamıştı
sadece evin anahtarlarını ve pasaportunu aldı. Ancak aradan geçen zamana rağmen kendisi eve dönmedi. Daha sonra polis memurları bize ulaşarak eşimin hayatını kaybettiğini söyledi” dedi.
Eşinin kaldıkları evin karşısında bulunan boş arazide yürüyüş yaparken başıboş 8-9 sokak köpeklerini saldırısına uğradığını ifade eden yaşlı kadın, “Bu sırada evinden olanları gören bir kadın hemen polise haber vermiş. Ancak polis geldiğinde eniştem hayatını kaybetmiş. Ben eşimin hayatını kaybetmesine neden olan başıboş sokak köpekleri ile ilgili gerekli tedbiri almayan belediye görevlileri hakkında şikayetçiyim. Olayla ilgili uğradığımız maddi ve manevi zararların belediye tarafından karşılanmasını talep ediyoruz. Olaydan dolayı şikayetçiyim” diye konuştu.
Oğlu Roozbeh Yahyakhani ise, Nevruz Bayramı’nda üniversite seçmek için Başkent’e geldiklerini söyleyerek, babasının emekli öğretmen olduğunu, sporu çok sevdiğini ve dağcılıkla uğraştığını dile getirerek, “Şehrin ortasından başıboş köpeklerin bulunması sadece benim babam için değil başkaları için tehlike oluşturabilir, biz belediyeden şikayetçiyiz” şeklinde konuştu.
Sokak köpekleri adam parçaladı Güncelleme Tarihi: Mart 30, 2012 14:37
Sokak köpekleri adam parçaladı Oluşturulma Tarihi: Mart 30, 2012 10:49 Ankara Etimesgut’ta sabah sporu için dışarı çıkan İran uyruklu bir öğretmen sokak köpeklerinin saldırısına uğradı. Olay yerine giden polis, adamın cansız bedenini buldu.
Takvim Gazetesi’nin haberine göre, Ankara Etimesgut’taki Eryaman Tunahan Mahallesi’nde önceki gün sabah 08.00 sıralarında feci bir olay yaşandı. Spor yapmak için dışarı çıkan İran uyruklu emekli öğretmen Majid Yahyakhani (60), bir anda karşısına çıkan 8-9 köpeğin saldırısına uğradı. Olayı 13. kattaki evinden gören bir kişi polise haber verdi. Polis ekipleri olay yerine geldiklerinde Yahyakhani’nin cansız bedeniyle karşılaştı. Olay yeri inceleme raporuna göre cesedin çeşitli yerlerinde çok sayıda 10-15 cm büyüklüğünde açık yaralar ve yırtılmalar olduğu tespit edildi. Ayrıca sırt kısmında ise çok sayıda sıyrıkların bulunduğu belirtildi. Adli Tıp Kurumu’nda yapılan incelemenin ardından Yahyakhani’nin cenazesi Tebriz’e götürüldü.
Azeri kökenli olduğunu söyleyen 56 yaşındaki Effat Abdi, eşiyle oğlu Roozbeh Yahyakhani’nin üniversite eğitimi için araştırma yapmak üzere Ankara’ya geldiklerini söyledi. Effat Abdi, ”Eşim, yarım saat yürüyüp gelecekti. Polis acı olayı haber verdi. Eşimin hayatını kaybetmesine neden olan başıboş sokak köpekleri ile ilgili gerekli tedbiri almayan belediyeden şikayetçiyim” dedi. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/sokak-kopekleri-adam-parcaladi-20237297
Ankara’da sokak köpekleri bir kişiyi öldürdü Sokak köpeklerinin saldırısına uğrayan İranlı Majid Yahyakhani hayatını kaybetti
30 Mart 2012 13:05
Ankara Eryaman’da sabah yürüyüşe çıkan İranlı Majid Yahyakhani sokak köpeklerinin saldırması sonucu hayatını kaybetti.
Dün spor için sabah 08.00’de evinden ayrılan İranlı Majid Yahyakhani, sokak köpeklerinin saldırısına uğradı. Saldırı sonrası 60 yaşındaki Majid Yahyakhani hayatını kaybetti.
Yahyakhani’nin eşi Effat Abdi olayı şöyle anlattı:
“Eşim 08.00 sularında yürüyüş için dışarı çıktı. Yarım saat yürüyüp gelecekti. Telefonu yanına almamıştı. Gelmeyince merak ettim, evi bulamadığını düşündüm. 3 saat sonra polisler aradı, adresimizi sordu. Yabancı olduğum için tam bilemediğimizi söyledim. Benim polis merkezine gelmemi istediler. Tarif ettiler, polis merkezine geldim.
Burada eşime sokak köpekleri tarafından saldırıldığını ve Etimesgut Devlet Hastanesi’nde olduğunu öğrendim. Hastaneye gittiğimde eşimin öldüğünü söylediler. Cumhuriyet Savcısı ile birlikte teşhis ettim.”
Ankara Eryaman’da, 26.03.2012 tarihinde, Etimesgut ilçesi Eryaman Tunahan Mahallesi’nde, sabah 08.00 sıralarında Tunahan Mahallesi’nde spor yapmak için dışarı çıkan İran uyruklu emekli öğretmen Majid Yahyakhani (60), bir anda karşısına çıkan 8-9 köpeğin saldırısına uğramıştır ve hayatını kaybetmiştir.Akabinde, 30.03.2012 tarihinde Eryaman’da bir köpeğe önce tecavüz edilmiş,makata yakın yerde delik açılmış,sonra dayakla boynu kırılmış ve hala ölmedi diye yakılmıştır.Bugün yine olay yerinde bir başka köpek zehirlenerek öldürülmüştür.
Tüm bunlar şüphe çekicidir.
1-Saat 08.00 sıraları çok erken bir saat değildir hatta insanların işe ve okula gitmek için uyandığı, yola çıktığı en işlek saatlerden biridir.Olay anının sadece bir tanığı olması ilginçtir.
2-Majid Yahyakhani saldırıya uğradığında, mutlaka yardım istemiş olmalıdır.Köpekler saldırdığında kendisinin sesini duyan sadece bir kişimi olmuştur?Ayrıca köpekler saldırdığında mutlaka havlamış ve hırlamış olmalıdırlar bunuda duyan olmamış mıdır?
4-Majid Yahyakhani ilk kezmi sabah sporuna çıkmıştır? Sabah sporu yapma alışkanlığı varsa, bu köpeklerin varlığını biliyor olmalı ve önlem alarak çıkmış olmalıdır ancak;yanında sopa vb.kendini koruyacak bir alet yada acil durumlarda haber vereceği cep telefonu dahi yoktur.
5-Majid Yahyakhani ancak hemen hayatını kaybederse yardım isteyemez.Köpeklerin Majid Yahyakhani’yi hemen öldürecek şekilde bir darbesi yada ısırık izi var mıdır?
6-Majid Yahyakhani’yi öldüren köpekler tespit edilmiş midir? Sahipsiz sokak hayvanları olduğu kesin midir?
7-Majid Yahyakhani’yi öldürme planı olan birilerinin özel eğitilmiş saldırgan köpekleri o alana özel olarak getirip, Majid Yahyakhani’yi öldürtüp, köpekleri geri toplama ihtimali yani cinayet ihtimali düşünülmüş müdür?
8-Polisler olay yerine ulaştığında saldıran köpekleri görmüş müdür?
9-Daha önce grup halinde dolaşan ve insanları ısıran köpek vakaları duymuşken, hiç insanları öldüren bir grup sokak köpeği duymadık.Bu durum ilginçtir.
10-Olay sonrasında bölgede gerçekleşen ve büyük olasılıkla artarak devam edecek olan sahipsiz sokak hayvanları katliamı için önlem alınacakmıdır?
11-Olay sonrası tecavüz edilerek işkenceyle öldürülen sokak hayvanı ayrıca şüphe çekicidir.İnsanların sokak köpeklerini bu olaydan sonra galeyana gelip öldürmesi öfkeli insan psikolojisine uysada bu tepkiden dolayı normal bir insanın bir köpeğe tecavüz etmesi akıl dışıdır.Bu sebeple bu köpeğe tecavüz eden kişinin olası komployla alakası olabileceği araştırılacakmıdır?
12-Bu olay toplumu ikiye ayırmıştır.Tüm sokak köpekleri ölmeli diyenler, sokak köpeklerinin yaşam hakkını savunanlar.
TBMM ‘de bekleyen yeni hayvan hakları kanununa bu olayın denk gelmesi ilginçtir.
Bu bağlamda, bu köpek saldırısı olayının daha dikkatli incelenerek, Majid Yahyakhani’nin ölümüne cinayet şüphesinin eklenmesi, sahipsiz sokak hayvanına tecavüz edip işkence eden kişinin acilen bulunması gerekmektedir. Bu köpeğin cesedi şu anda Mehtap Aksoyoğlu‘ndadır. Kendisinden bu köpeğin alınıp, adli mercilerce köpekte bulunan delillerin araştırılıp bu köpeğin katilinin Majid Yahyakhani’nin ölümüyle alakası olup olmadığı araştırılmasını, ayrıca yukarıda madde madde yazdığımız şüphelerin biran önce araştırılmasını talep ediyoruz. Bimer üzerinden de yaptığımız müracaatımıza ilişkin 4982 ve 3071 sayiılı yasalar gereği kanuni süresi içinde tarafımıza cevap ve bilgi verilmesini emir ve müsaadelerinize saygılarımızla arz ediyoruz.
03.04.2012 – 02:30 | Son Güncellenme: 03.04.2012 – 02:30 DHA
Ankara’nın Etimesgut ilçesinde son 3 günde 7 köpeğin tecavüz edilerek yakılıp telef edildiğini belirten Hayvan Hakları Federasyonu üyeleri, Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunarak, sorumluların bulunmasını istedi
Bir İran uyruklu emekli öğretmen’in köpeklerin saldırısına uğrayıp hayatını kaybetmesinin ardından Ankara’da köpeklere karşı bir katliam yapıldığını söyleyen Hayvan Hakları Federasyon Gönüllüsü Hülya Karaman savcılığa yapılan suç duyurusunda, “Bu haberin ardından bir köpeğe tecavüz edilip işkence yapılmış, dayakla boynu kırılmış ve ‘ölmedi’ diye yakılmıştır. Böyle bir vahşet yok” dedi. Suç dilekçelerinde şöyle denildi: “Ankara Eryaman’da, sabah 08.00 sıralarında Tunahan Mahallesi’nde spor yapmak için dışarı çıkan İran uyruklu emekli öğretmen Majid Yahyakhani (60), 8-9 köpeğin saldırısına uğrayarak hayatını kaybettiği haberi ardından bir köpeğe önce tecavüz edilmiş, makata yakın yerde delik açılmış, sonra dayakla boynu kırılmış ve ‘hâlâ ölmedi’ diye yakılmıştır. Yine olay yerinde bir başka köpek zehirlenerek öldürülmüştür. Son 3 gün içinde ise ilçede 7 köpek aynı şekilde işkence edilerek öldürülmüştür. Tüm bunlar şüphe çekicidir.”
Bir tanık olması dikkat çekici Suç duyurusunda 08.00’in çok erken bir saat olmadığı, insanların işe ve okula gitmek için uyandığı en hareketli saatlerden biri olduğu belirtilirken, olayda sadece bir tanığın olması dikkat çekici olarak nitelendirildi. Dilekçede, “Bu bağlamda, bu köpek saldırısı olayının daha dikkatli incelenerek, Majid Yahyakhani’nin ölümüne cinayet şüphesinin eklenmesi, sahipsiz sokak hayvanına tecavüz edip işkence eden kişinin bulunması gerekmektedir. Bu köpeğin alınıp, bulunan delillerin araştırılıp bu köpeğin katilinin Majid Yahyakhani’nin ölümüyle alakası olup olmadığının bir an önce araştırılmasını talep ediyoruz” denildi.
TEKZiB TALEBiDiR…
Değerli basın mensubları ; Ankara Etimesgut Eryaman’da 26 Mart 2012 sabahı Majid Yahyakhani isimli yabancı uyruklu bir erkeğin ölüm haberini tüm yazılı ve görsel basında bu kişiyi “köpeklerin parçaladığı” yönünde verilmiştir.
Ne kadar güvenilir olduğu dahi bilinmeyen bir görgü tanığı “8-9 sokak köpeğinin bir adamı kovaladığını” söylemiştir. Görgü tanığının anlattığı olaydaki köpeklerin kovaladığı kişiyle ölen kişinin aynı kişi olup olmadığı bile tam olarak bilinmemektedir.
Eğer bu konu hayvanlarla yakından ilgilenen herhangi bir kişiye sorulmuş olsaydı bu kişi mutlaka sizlere herhangi bir sokak köpeğinin yetişkin bir insanı öldürmesinin nerdeyse imkansız olduğunu anlatırdı.
Bu konu ile ilgili olarak 7 Nisan 2012’de Ankara Sakarya Meydanı’nda bir eylem düzenliyerek yaşananları ve bunun neticesinde fırsatçılık yapanları protesto ettik.
Bugüne gelindiğinde 16 Nisan 2012 tarihinde Mert Taşcılar tarafından Cumhuriyet gazetesinde hazırlanan haberde olay günü “olay yeri inceleme” ekibinin sözkonusu arazide yaptıkları incelemeler neticesinde hazırladıkları “olay yeri inceleme tutanakları”nda herhangi bir köpek saldırısı ya da ısırmadan bahsetmemektedirler. Hatta daha da ileri giderek “olay yerinde köpek olmadığı” söylenmektedir.
Maalesef bu yanlış yönlendirme sonucunda sanki bütün sokakta yaşayan hayvanların potansiyel katil ve saldırgan hayvanlar olduğu imajı oluşmuştur. Hatta hayvanlara karşı olan ve/veya köpeklerden korkan ya da rahatsız olan kişiler tarafından bu hayvanlardan kurtulmak için bir fırsat olarak görülmüştür. Bu kişilere ek olarak muhtemelen ruhsal problemleri olan bazı kişilerin “insanlık dışı vahşeti” neticesinde birçok köpek katledilmiştir. Bir kısmı bıçaklanmış sonrasında canlı canlı yakılmışlardır.
Maalesef hiçbir dayanağı olmadan medyada yer alan “kuduz köpeklerin saldırısı sonucu öldü” şeklinde provoke edici ve gerçek dışı haber ve beyanlar neticesinde olay iyice tırmandırılmış ve provoke edilmiştir, adeta bütün Ankara’da köpeklere karşı bir sürek avı başlamıştır.
Bu aceleyle doğrulanmadan hazırlanmış haberler maalesef onarılması mümkün olmayan zararlara ve ölümlere yol açmıştır. Katledilen hayvanlar için artık belki çok geç ama her an katledilmeyi bekleyen hayvanlar için yapılan yanlışdan dönülmelidir.
Lütfen bu haberlerin gerçekleri yansıtmadığını açıklayan ve olayın gerçek boyutlarını anlatan bir “tekzib haber” hazırlayın.
Bu şekilde yapılan bu inanılmaz hatadan hiç olmazsa bugünden sonra dönerek önümüzdeki günlerde yaşanabilecek olası katliamları önlemiş oluruz.
Bu yazım vesilesiyle ölen kişiye Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarınada sabır diliyorum.
TEKZiB TALEBiDiR… Değerli medya ve basın mensubları ;
Ankara Etimesgut Eryaman’da 26 Mart 2012 sabahı Majid Yahyakhani isimli yabancı uyruklu bir erkeğin ölüm haberini tüm yazılı ve görsel basında bu kişiyi “köpeklerin parçaladığı” yönünde verilmiştir.
Ne kadar güvenilir olduğu dahi bilinmeyen bir görgü tanığı “8-9 sokak köpeğinin bir adamı kovaladığını” söylemiştir. Görgü tanığının anlattığı olaydaki köpeklerin kovaladığı kişiyle ölen kişinin aynı kişi olup olmadığı bile tam olarak bilinmemektedir. Eğer bu konu hayvanlarla yakından ilgilenen herhangi bir kişiye sorulmuş olsaydı bu kişi mutlaka sizlere herhangi bir sokak köpeğinin yetişkin bir insanı öldürmesinin nerdeyse imkansız olduğunu anlatırdı. Bu konu ile ilgili olarak 7 Nisan 2012’de Ankara Sakarya Meydanı’nda bir eylem düzenliyerek yaşananları ve bunun neticesinde fırsatçılık yapanları protesto ettik.
Bugüne gelindiğinde 16 Nisan 2012 tarihinde Mert Taşcılar tarafından Cumhuriyet gazetesinde hazırlanan haberde olay günü “olay yeri inceleme” ekibinin sözkonusu arazide yaptıkları incelemeler neticesinde hazırladıkları “olay yeri inceleme tutanakları”nda herhangi bir köpek saldırısı ya da ısırmadan bahsetmemektedirler. Hatta daha da ileri giderek “olay yerinde köpek olmadığı” söylenmektedir. Maalesef bu yanlış yönlendirme sonucunda sanki bütün sokakta yaşayan hayvanların potansiyel katil ve saldırgan hayvanlar olduğu imajı oluşmuştur. Hatta hayvanlara karşı olan ve/veya köpeklerden korkan ya da rahatsız olan kişiler tarafından bu hayvanlardan kurtulmak için bir fırsat olarak görülmüştür. Bu kişilere ek olarak muhtemelen ruhsal problemleri olan bazı kişilerin “insanlık dışı vahşeti” neticesinde birçok köpek katledilmiştir. Bir kısmı bıçaklanmış sonrasında canlı canlı yakılmışlardır. Maalesef hiçbir dayanağı olmadan medyada yer alan “kuduz köpeklerin saldırısı sonucu öldü” şeklinde provoke edici ve gerçek dışı haber ve beyanlar neticesinde olay iyice tırmandırılmış ve provoke edilmiştir, adeta bütün Ankara’da köpeklere karşı bir sürek avı başlamıştır. Bu aceleyle doğrulanmadan hazırlanmış haberler maalesef onarılması mümkün olmayan zararlara ve ölümlere yol açmıştır. Katledilen hayvanlar için artık belki çok geç ama her an katledilmeyi bekleyen hayvanlar için yapılan yanlışdan dönülmelidir.
Lütfen bu haberlerin gerçekleri yansıtmadığını açıklayan ve olayın gerçek boyutlarını anlatan bir “tekzib haber” hazırlayın. Bu şekilde yapılan bu inanılmaz hatadan hiç olmazsa bugünden sonra dönerek önümüzdeki günlerde yaşanabilecek olası katliamları önlemiş oluruz.
Bu yazım vesilesiyle ölen kişiye Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına da sabır diliyorum.
Sevgi ve saygılarımla…….
Turkan Dagdelen
Iletisim : 0532 765 6819 TC Kimlik No: 53281121766 HAYDOST ( Ortaca-Mugla Hayvan Dostlar Dernegi) Yonetim Kurulu Baskani. DOHAYKO (Dogayi ve Hayvanlari Koruma Dernegi) Ortaca temsilcisi. HAYTAP (Hayvan Haklari Federasyonu ) Mugla temsilcisi.Ek ; Cumhuriyet gazetesi haber küpürleri.
Tüm bu iddialar ortaya atıldıktan sonra yargı kararını verdi.
Köpek saldırısının faturası belediyeye kesildi: 234 bin TL tazminat
Güncelleme Tarihi: Mayıs 31, 2019 08:00
Umut ERDEM/ANKARA Oluşturulma Tarihi: Mayıs 31, 2019 08:00 Ankara Büyükşehir Belediyesi Veteriner Hekimi Aydın Kayalı, TBMM hayvan hakları araştırma komisyonu toplantısında, ilginç bir mahkeme kararını gündeme getirdi. Bu karara göre 11. İdare Mahkemesi, İran vatandaşı Majid Yahyakhanı’nın Etimesgut’ta sokak köpeklerinin saldırısı nedeniyle ölümünden Ankara Büyükşehir ile Etimesgut Belediyesi’ni sorumlu tuttu ve toplam 234 bin TL tazminat ödemeye mahkum etti.
Samad Yahyakhanı, Rouzbeh Yahyakhanı ve Effat Abdı adlı İran vatandaşları, yakınları Majid Yahyakhanı’nın 26 Mart 2012’de başıboş köpeklerin saldırısı nedeniyle öldüğü iddiasıyla 2013 yılında manevi tazminat davası açtı. 11 Mayıs 2018’de davayı karara bağlayan mahkeme, gerekçeli kararında Hayvan Hakları Koruma Kanununu da hatırlatarak şu görüşlere yer verdi:
YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜ YERİNE GETİRMEDİ
“Majid Yahyakhanı’nın yürüyüşe çıktıktan bir saat sonra sit alanında vücudu ve kıyafetleri parçalanmış halde ölü bulunması üzerine açılan davaya ilişkin, Adli Tıp Kurumu otopsi raporunda, ‘Ölümün hayvan ısırıkları ile oluşması mümkün, vücudunun yaklaşık yüzde 50’sinin derin kas ve damar harabiyetine bağlı gelişen dış kanama sonucu meydana geldiği’ belirtilmiştir. Bu haliyle ölenin başıboş köpeklerin saldırısıyla vefat ettiğinde duraksama bulunmamaktadır. Kanunda sahipsiz hayvanların belediyenin kuracağı bakımevlerinde kontrol, aşı ve kısırlaştırmalarının yapılacağı, ardından alındığı yere bırakılacağı düzenlenmiştir. Olay yerine gelen veteriner ve diğer görevlilerin de bu köpeklerin saldırısına uğradığını dolayısıyla davalı idarelerin, sahipsiz hayvanlarla ilgili yükümlülüklerini yeteri kadar yerine getirmedikleri, hizmet kusurunun bulunduğu anlaşılmaktadır.” Mahkeme, kararda belediyeleri üç davacıya ayrı ayrı 50 bin TL manevi, eşi Effat Abdı’ya da ayrıca 84 bin 353 TL maddi tazminat ödemeye mahkûm etti. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/kopek-saldirisinin-faturasi-belediyeye-kesildi-234-bin-tl-tazminat-41231297
Son yıllarda ülkemizde “hayvan hakları” kavramı giderek daha fazla kullanılmakta, hatta bu kavram çoğu zaman hayvanların korunmasıyla eş anlamlı kabul edilmektedir. Oysa hayvanların korunmasını savunmak ile “hayvan hakları” adı verilen belirli bir felsefi yaklaşımı benimsemek aynı şey değildir. Hayvanlara eziyet edilmesine karşı çıkmak, onların aç ve susuz bırakılmamasını istemek, tedavi edilmelerini ve korunmalarını savunmak insanlığın ve vicdanın gereğidir. Ancak insan ile hayvanın aynı anlamda hak sahibi olduğunu ileri süren yaklaşımlar, insan haklarının dayandığı ontolojik ve ahlaki zemini tartışmaya açmaktadır. Bu nedenle hayvanların korunmasını savunurken kullandığımız kavramları dikkatle seçmek zorundayız.
İnsan Haklarının Temeli: İnsan Onuru
İnsan hakları düşüncesi, insanın sırf insan olması nedeniyle sahip olduğu onur ve değere dayanır. İnsan haklarının kaynağı insanın akıl sahibi olması, irade kullanabilmesi, ahlaki tercihlerde bulunabilmesi ve sorumluluk taşıyabilmesidir.
Farklı medeniyetlerde farklı temellendirmeler yapılmış olsa da ortak nokta aynıdır: İnsan, diğer varlıklardan farklı bir konuma sahiptir.
İslam düşüncesi bu özel konumu “eşref-i mahlûkat” kavramıyla ifade eder. İnsan, yaratılmışlar arasında özel bir yere sahiptir. Bu anlayış, insanın doğaya veya diğer canlılara zulmetmesini meşru kılmaz; tam tersine ona daha büyük bir sorumluluk yükler. Ancak insan ile diğer canlılar arasında ontolojik bir fark bulunduğunu da kabul eder.
Bu nedenle insan hakları düşüncesi ile insanı diğer canlı türlerinden ayıran anlayış arasında güçlü bir ilişki vardır.
Hayvan Koruma ile Hayvan Hakları Aynı Şey Değildir
Kamuoyunda çoğu zaman gözden kaçırılan nokta tam da burasıdır.
Hayvan koruma ve hayvan refahı anlayışı, hayvanların gereksiz acı çekmemesini savunur. Aç bırakılmalarına, kötü muamele görmelerine, işkenceye uğramalarına karşı çıkar. Hayvanların insan sorumluluğu altında daha iyi şartlarda yaşamasını hedefler.
Bu yaklaşım, insanlık tarihi boyunca farklı kültürlerde ve dinlerde var olmuştur.
Buna karşılık modern hayvan hakları hareketi yalnızca hayvanların korunmasını istemez. Bu hareketin önemli bir bölümü, hayvanların insanlar gibi hak sahibi olduğunu ve insanlarla aynı ahlaki değerlendirme içinde ele alınması gerektiğini savunur.
Dolayısıyla mesele yalnızca hayvan sevgisi değil, “hak” kavramının yeniden tanımlanmasıdır.
Modern Hayvan Hakları Hareketinin Felsefi Kökenleri
Modern hayvan hakları hareketinin düşünsel temelleri özellikle 1970’li yıllarda şekillenmiştir.
Bu hareketin en etkili isimlerinden biri Peter Singer’dır. Singer’in 1975 yılında yayımlanan “Hayvanların Özgürleşmesi” adlı eseri, günümüzdeki hayvan özgürleşmesi hareketinin temel metinlerinden biri kabul edilmektedir.
Singer ve onu takip eden düşünürler, insan türüne mensup olmanın tek başına ahlaki üstünlük sağlamadığını ileri sürmektedir. Bu anlayış, insanın diğer canlılardan farklı bir konuma sahip olduğunu savunan görüşleri “türcülük” olarak nitelendirmektedir.
Böylece tartışma, hayvanların korunması meselesinden çıkarak insanın evrendeki konumu tartışmasına dönüşmektedir.
Radikal Hayvan Hakları Hareketleri Ne Savunuyor?
Günümüzde hayvanlarla ilgili tüm faaliyetleri aynı kategoriye koymak doğru değildir.
Bir tarafta hayvan koruma ve hayvan refahı anlayışını benimseyenler bulunmaktadır. Bunlar hayvanların korunmasını savunurken insanların hayvanlardan yararlanmasını bütünüyle reddetmezler.
Diğer tarafta ise hayvan özgürleşmesi hareketi, türcülük karşıtları, abolisyonist hayvan hakları hareketleri ve etik vegan ideolojiyi benimseyen gruplar bulunmaktadır.
Bu grupların önemli bir kısmı;
– Hayvanların mülkiyet konusu olmasına, – Hayvancılığa, – Hayvansal ürün tüketimine, – Hayvanların çalışma veya hizmet amaçlı kullanılmasına,
ahlaki itirazlar yöneltmektedir.
Bazı yaklaşımlar, insan ile hayvan arasında kurulan geleneksel ayrımı tamamen reddetmektedir.
Bu nedenle “hayvan hakları” kavramı yalnızca hayvan sevgisini ifade eden masum bir kavram olmaktan çıkmakta; belirli bir felsefi ve ideolojik çerçeveyi de beraberinde taşımaktadır.
Hak Kavramının Sınırları
Burada temel soru şudur:
Hak sahibi olmak ne demektir?
Hak kavramı tarih boyunca irade, sorumluluk ve ahlaki öznellik ile birlikte düşünülmüştür.
Hak sahibi olan kişi aynı zamanda hukukun öznesidir. Talepte bulunabilir, yükümlülük üstlenebilir ve sorumluluk taşıyabilir.
Hayvanlar ise içgüdüleriyle hareket eden canlılardır. Hukuki ve ahlaki sorumluluk üstlenemezler. Bir sözleşmenin tarafı olamaz, bir yükümlülüğün muhatabı haline gelemezler.
Bu nedenle bazı hukukçular ve siyaset teorisyenleri, hayvanların korunmasının gerekli olduğunu kabul etmekle birlikte, bunun “hayvan hakları” kavramıyla ifade edilmesini doğru bulmamaktadır.
Çünkü bu yaklaşım hak kavramının anlamını belirsizleştirmekte ve insan haklarının dayandığı zemini aşındırmaktadır.
Ancak bunların hiçbiri insan ile hayvanı aynı ontolojik ve ahlaki kategoriye yerleştirmeyi gerektirmez.
Bir toplum hem insanın eşref-i mahlûkat olduğunu savunabilir hem de hayvanlara en üst düzeyde koruma sağlayabilir.
Asıl mesele, merhamet ile eşitlemeyi birbirine karıştırmamaktır.
Merhamet Sapması ve İnsan Merkezli Ahlak
Hayvanların korunmasını savunmak ile insanın güvenliğini, haklarını ve onurunu ikinci plana itmek aynı şey değildir. Son yıllarda kamuoyunda zaman zaman “merhamet sapması” olarak adlandırılan bir olguya da rastlanmaktadır. Bu durum, merhamet duygusunun doğal sınırlarından koparak gerçek mağduriyetleri görünmez hale getirmesi şeklinde tanımlanabilir.
Merhamet elbette erdemdir. Ancak erdemler de adalet ve hikmetle birlikte anlam kazanır. Bir çocuğun okula giderken saldırıya uğrama riskini, yaşlı bir insanın sokağa çıkma endişesini veya vatandaşların güvenlik hakkını göz ardı ederek yalnızca hayvanların durumuna odaklanmak, merhametin dengeli kullanımından uzaklaşılması sonucunu doğurabilir.
İnsan hakları perspektifinden bakıldığında, kamusal düzenin ve güvenliğin temel amacı insanın yaşam hakkını, beden bütünlüğünü ve özgürlüklerini korumaktır. Hayvanların korunması bu çerçevede önemli bir görevdir; ancak insan hakları ile çatışan durumlarda öncelik doğal olarak insanın hak ve güvenliğine verilmelidir.
Merhamet sapması olarak ifade edilen yaklaşım, bazen insanın yaşadığı acıları sıradanlaştırırken hayvanların yaşadığı acıları mutlaklaştırabilmektedir. Oysa sağlıklı bir ahlaki yaklaşım, ne hayvanlara zulmü meşru görür ne de insanın eşref-i mahlûkat olarak sahip olduğu özel konumu görmezden gelir. Gerçek merhamet, insanı ve diğer canlıları kendi tabiatlarına uygun şekilde değerlendirebilen dengeli bir vicdanın ürünüdür.
Hayvanların korunması gerektiği konusunda hiçbir tereddüt yoktur. Onların refahını sağlamak, kötü muameleyi önlemek ve yaşam koşullarını iyileştirmek hem insani hem de ahlaki bir görevdir.
Ancak hayvanların korunmasını savunmak için mutlaka “hayvan hakları” kavramını benimsemek gerekmez.
İnsan onurunu merkeze alan bir bakış açısından bakıldığında, “hayvan refahı”, “hayvan koruma” ve “hayvan esenliği” kavramları hem daha açıklayıcı hem de daha isabetli görünmektedir.
Çünkü korunması gereken şey hayvanların iyiliğidir; tartışılması gereken ise insan haklarının temelini oluşturan insan onurunun ve insanın özel konumunun korunup korunamayacağıdır.
2022 ile 2026 Mayıs dönemi arasında derlenen veriler; sahipsiz köpek kaynaklı olayların artık münferit değil, toplumsal ölçekte ciddi sonuçlar doğuran bir güvenlik ve halk sağlığı meselesi haline geldiğini göstermektedir.
GENEL TABLO (2022 – 2026 MAYIS)
Son yaklaşık 4 yıllık süreçte:
6.437 köpek saldırısı
4.129 trafik kazası
9.550’nin üzerinde yaralanma
69 can kaybı
2 milyon 200 binin üzerinde kuduz riskli temas başvurusu kayda geçmiştir.
Bu rakamlar; yalnızca fiziksel saldırıları değil, köpekten kaçarken meydana gelen trafik kazalarını, düşmeleri, yaralanmaları ve halk sağlığı risklerini de kapsamaktadır.
ÇOCUKLAR EN BÜYÜK RİSK GRUBU
En dikkat çekici verilerden biri çocuklarla ilgilidir. Hayatını kaybeden 69 kişinin yaklaşık: %45’ini çocuklar oluşturmaktadır.
Yani yaklaşık: 31 çocuk ya doğrudan saldırı, ya da köpekten kaçarken meydana gelen olaylar nedeniyle hayatını kaybetmiştir.
Bu tablo; meselenin yalnızca bir “hayvan yönetimi” konusu olmadığını, aynı zamanda çocuk güvenliği ve yaşam hakkı meselesi olduğunu açık şekilde göstermektedir.
KUDUZ VE HALK SAĞLIĞI RİSKİ
Türkiye’de her yıl: ortalama 450 bin ile 550 bin arasında “kuduz riskli temas” başvurusu yapılmaktadır.
2025 yılında ise bu sayı: 570 binin üzerine çıkarak rekor seviyeye ulaşmıştır.
Sadece İstanbul’da: 123 binin üzerinde başvuru yapıldığı belirtilmektedir.
Bu tablo: sağlık sistemi üzerinde ciddi yük oluşturmakta, toplumda sürekli bir risk algısı yaratmakta,Türkiye’nin uluslararası halk sağlığı imajını da etkilemektedir.
TRAFİK KAZALARI VE DOLAYLI ÖLÜMLER
Son dört yılda: 4.129 trafik kazası sahipsiz köpek kaynaklı olarak kayıtlara geçmiştir.
Özellikle:motosiklet sürücüleri, çocuklar, yaşlı vatandaşlar yüksek risk altında bulunmaktadır.
Ölümlerin önemli bir kısmı; doğrudan saldırıdan değil, köpekten kaçarken meydana gelen: trafik kazaları, yola fırlamalar, düşmeler nedeniyle yaşanmaktadır.
2024 SONRASI EĞİLİM:
2024 sonrası dönemde; yasal düzenlemeler ve popülasyon kontrol çalışmalarının ardından olay sayılarında kademeli bir düşüş eğilimi görülmektedir.
Ancak buna rağmen: saldırılar, kuduz riskli temaslar, trafik kazaları halen ciddi seviyelerde devam etmektedir.
Bu durum bize şunu göstermektedir: Sorun henüz çözülmemiştir; yalnızca kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır.
HUKUKİ VE KAMUSAL SORUMLULUK:
Bir diğer dikkat çekici başlık ise hukuki süreçlerdir. 2025-2026 döneminde: belediyelere, kamu kurumlarına açılan tazminat ve ceza davalarında yaklaşık: %40 artış yaşandığı belirtilmektedir.
Bu da artık vatandaşların: “önlenebilir zararlar” konusunda kamu otoritelerinden daha fazla hesap sormaya başladığını göstermektedir.
Av. Devrim Koçak’ın ASTP Panelinde yapmış olduğu Konuşma Metni:
Değerli misafirler, hepinizi saygıyla selamlıyorum, hoş geldiniz.Bir kez daha “Ölüyoruz, sesimizi duyan var mı?” demek için toplandık. Uzun uzun konuşmalar hazırlamıştım; şunu da söyleyelim, buna da dikkat çekelim, şurada eksik var, böyle yapılması elzem gibi pek çok konuya değinecektim.
Bir kez daha “Ölüyoruz, sesimizi duyan var mı?” demek için toplandık. Uzun uzun konuşmalar hazırlamıştım; şunu da söyleyelim, buna da dikkat çekelim, şurada eksik var, böyle yapılması elzem gibi pek çok konuya değinecektim.
Ancak bir anne, “Ben başıboş köpekler yüzünden evladımla birlikte öldüm, gömüldüm aslında. Tek farkımız, onun üstüne toprak atıldı; bense canlı bir cenazeyim,” dedikten sonra biz daha ne diyebiliriz? “Daha 10 yaşındayım,” diyememiş bir çocuk, başıboş köpekler yüzünden feci şekilde öldüğünde bu ülkede yer yerinden oynamadıysa; anneler, babalar evlatlarının parçalarını toplayıp gömerken kıyamet kopmadıysa, bu başıboş köpeklerin en hızlı şekilde toplanması için biz daha ne yapmalı, ne söylemeliyiz?
Yıllardır süren bir isyanım var: Çocuklar ölürken köpeklerin konuşulmasına katlanamıyorum. Vekilinden bakanına, bürokratından siyasetçisine, cami imamından diyanetine kadar ağzını açan herkes konuya köpekten, köpeğin yaşam standardından, aslında insanla nasıl da yakın bir dost olduğundan ve benzeri şirinliklerden bahsederek, ille de odağa köpeği alarak başlıyor. Sanki asıl olan köpeklermiş; köpeklerin yaşam alanı, huzuru ve rahatıymış gibi… Yüce Yaradan, biz insanları köpeklere hizmetkar olalım diye yaratmış sanki!
Oysaki ölüyoruz; hem de köpek dişleri arasında parçalanarak… Son anlarımızda kafamız gözümüz köpeğin ağzında, salyasıyla ıslanarak, ayağımız bacağımız çekiştirilerek, kendi kanımızın kokusuyla ve köpek hırıltıları arasında kırılan kemiklerimizin sesini duyarak ölüyoruz.
5199 sayılı Kanun ve uygulama yönetmeliği, köpeklerin sokaklarda başıboş bırakılması hususunda yerel yönetimlere veteriner hekim kontrolünde bir takdir hakkı vermişti. Sahipsiz hayvanlar toplanacak, kısırlaştırılacak, aşılanacak ve veteriner hekim onay verirse tekrar alındığı yere bırakılacaktı; ancak hiçbir yerel yönetim bu takdir hakkını doğru şekilde kullanmadı, kullanamadı. Artık popülasyon dizginlenemez bir şekilde artarak bir iç güvenlik sorunu halini aldı.
İşte bu süreçte Mahra Melin Pınar da Antalya Serik Belediyesi tarafından başıboş bırakılmış köpeklerin kurbanı oldu. Pınar Ailesi, o güne kadar evladını kaybeden ailelerden farklı olarak sesini yükseltti; kamu idaresine “Kral çıplak!” dedi. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun hayvanları korumadığı gibi, insanların vahşice ölümüne sebep olduğunu haykırdı.
Canımızı dişimize takarak, tehdit edilerek ve saldırılara maruz kalarak verdiğimiz ciddi bir mücadele sonunda, 5199 sayılı Kanun, 02.08.2024 tarihinde yürürlüğe giren 7527 sayılı Kanun ile değiştirildi. Bugün tam 653 gün oldu; yani 1 yıl, 9 ay, 14 gün!
53 günlük kuşatma ile İstanbul’u fetheden, Bizans İmparatorluğu’na son veren, Orta Çağ’ı kapatıp Yeni Çağ’ı açan o müjdelenmiş komutan Fatih Sultan Mehmet’in torunları olarak bizler; Kurtuluş Savaşı sonunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran bizler, yürütme organımız ve kamu idaremiz, 653 gündür memleketteki başıboş köpek sorununu çözemedik. Utanç duyuyorum!
Kanun değişikliği yapılmadan önce belediyelere muhtaçtık. Mağdur olduğunu söyleyenlere ısrarla, “Belediyelerinize dilekçe yazın, yazılı başvurun, gidin görüşün, mağduriyetinizi anlatın, derdinizi söyleyin; köpeklerin saldırdığını, zor durumda olduğunuzu açıklayın,” diyorduk. Çünkü belediyelerin takdir hakkını köpekleri sokağa geri bırakmaktan yana değil, barınakta tutmaktan yana kullanmasını sağlamaya çabalıyorduk. Bu çabamızı kanun koyucuya aktardığımız için de yapılan değişiklik ile bu takdir hakkı ortadan kalktı. Artık yerel yönetimler, tüm sahipsiz hayvanları en hızlı şekilde toplamak, müşahede altına almak ve müşahede süreci sonunda sahiplenilebilir özellikte olanları sahiplendirene kadar barındırmak zorundalar. Seçme hakları yok, fikir beyan etme hakları yok; sokakta başıboş köpeğe izin yok!
Bu ne demek? Yerel yönetim, sokakta gördüğü her bir başıboş köpeği toplamak zorunda! Tasmalı-tasmasız, çipli-çipsiz, sahipli-sahipsiz, küpeli-küpesiz… Şayet köpek tasmada ya da bağda değilse, bu bağ bir insanın elinde bulunmuyorsa veya köpek bir yere bağlı değilse, başıboş olan her köpek toplanacak.
Bu noktada, “Sahipli köpek alınamaz, tasmalı köpek alınamaz, çipli köpek alınamaz,” gibi açıklamalar yapan belediye başkanları görüyoruz; bu tamamen bir safsatadır. Eski sistemde belediyeleri domine eden o azgın güruhun, sokaktaki başıboş köpekleri sahipli gibi göstermek adına hızlıca tasma alıp taktıklarını, hatta bu tasma bedelleri için dahi sosyal medyada bağış topladıklarını gördük ve yetkililere ilettik. Hatta köpeklerin rehabilitasyon sürecinden geçtiğini gösteren kulak küpelerinin ve aparatlarının dahi, internet mağazaları üzerinden istenilen belediye ismi yazdırılarak satın alınabildiğini ve köpeklere takıldığını biliyoruz.
Dolayısıyla, artık hepimiz biliyoruz ki her tasmalı köpek sahipli olmadığı gibi, her küpeli köpek de kısırlaştırılmış değildir. Henüz köpeğe uzaktan bakarak çipini okuyan bir sistemimiz olmadığına göre, başıboş her köpeğin belediye toplama ekiplerince alınarak müşahede altına alınması zorunludur. Köpeğin çipi okutulduğunda bir şahıs adına kayıtlı olduğu görünüyorsa, sahibi hakkında kanuna aykırı olarak hayvanı terk etmekten dolayı idari para cezası uygulanması elzemdir. Bunun yapılmaması, hem sorumlu hayvan sahipliği bilincinin yerleşmesi açısından sakıncalıdır hem de kamu zararıdır. Şayet köpek başka bir belediye adına kayıtlıysa, o belediye tarafından terk edildiği de tespit edilmiş olacaktır.
Birçok belediyenin hayvan istismarcıları ile ortak çalışmaya devam ettiği, topladıkları köpekleri onlara teslim edip asla bakımevine getirmedikleri, bizlere de “Geldik, bulamadık,” dedikleri; istismarcıların bağış toplamak amacıyla yaptıkları paylaşımlarda tek tek ifşa ediliyor.
Bu noktada artık mağdurlar belediyelere değil, valiliklere ve bizzat valilere gitmelidir. Çünkü ülkemizde yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı, basın mensuplarının karşısında, televizyon ekranlarında bizzat, “Anaların öpüp koklamaya doyamadığı ciğerparelerinin sahipsiz köpekler tarafından katledilmesinin önüne geçmek için ne gerekiyorsa yapılmasını temin edeceğiz; tüm yerel yönetimler el birliği içinde çalışarak başıboş köpekleri toplayacak,” demiştir. Bu açıklamadan sonra artık tüm yetki ve sorumluluk; “Biz vatandaşa hizmetkar olmaya geldik,” diyen yürütmenin başı Cumhurbaşkanının atadığı ve illerde kendisini temsil eden valilerdedir. Bütün sorumluluk valilerdedir! Kanun değişikliği sonrası başıboş köpekler nedeniyle akan her damla kanın, yapılan her doz kuduz aşısının, yaralanan her vatandaşın, parçalanan ve ölen her çocuğun sorumlusu bizzat valilerdir. Çünkü valiler, mülki amiri oldukları illerde her türlü imkan ve güce sahipken sorumluluklarını yerine getirmek; yetkilerini vatandaşın derdini çözmek, mevzuata uymak ve uyulmasını sağlamak için kullanmak zorundadır.
Geldiğimiz noktada görevini yapmayan, mevzuata uymayan belediye başkanları açık ve net bir şekilde görülmektedir. Köpekler başıboş halde sokaklarda gezmekteyken, herhangi bir araştırmaya gerek olmaksızın kimin ne yaptığı, neyi yapmadığı ayan beyan ortadadır.
Tam da bu noktada, AÇIK KAPI ve CİMER uygulamalarının tamamen işlevini yitirdiğini, kaymakamlıkların ve valiliklerin birer havale memurundan başka bir işe yaramadığını da belirtmek gerekir. Belediyenin şikayet üzerine başıboş köpekleri toplamadığını, kaldırımlardaki, parklardaki, sokaklardaki kaçak yapıları kaldırmadığını ilettiğimiz başvurularımızı yine aynı belediyeye yönlendiriyorlar. Belediyenin açıkça yalan söyleyen, hatta vatandaşla dalga geçen cevabını bir havale memuru gibi aynen vatandaşa gönderdikleri bu sistem hiçbir işe yaramamaktadır.
CİMER ve AÇIK KAPI’nın işe yaramadığını gördüğümüz için, başıboş köpek ihbarlarının 112 Acil Çağrı Merkezi’ne yapılmasını; HAYDİ (Hayvan Durum İzleme) biriminin kapatılmasını ya da başıboş köpeklerin toplanması hususunda görev almasını sağlamak için çok çaba sarf ettik. Ayrıca halka yönelik; başıboş köpek uyarıları, bu köpeklerle karşılaşıldığında nasıl davranılacağı, onlardan mutlaka uzak durulması ve ihbar edilmesi gerektiği hususunda kamu spotları hazırlanması için mücadele verdik. Önceki İçişleri Bakanımız da sağ olsun, talebimizi haklı bulup 112’ye başıboş köpek ihbarı yapılması için gerekli altyapının oluşturulması ve kamu spotlarının hazırlanması yönünde talimatını verdi. HAYDİ birimi de kapatıldı. Çünkü sokakta başıboş köpek kalmayacağı için, sokakta hayvan refahına aykırı bir eylemin gerçekleşmesi de imkansız olacaktı.
Biz tepkilerin HAYDİ biriminin kapatılmasına yönelik olacağını düşünürken, hiç umulmadık yerlerden, 112’ye ihbar yapılması konusuna o kadar çok karşı çıkan oldu ki inanamadık. Talimatı kabul etmeyenlerden, “Hayır, bu hat köpeklere yapılan kötü muamelenin ihbarı içindir,” diyenlere kadar çok değişik tepkiler gördük. Hatta, “Ben bakan yardımcısı ile görüştüm, yalan söylüyorlar; bunun için 112’yi aratmam, cezası var,” diyerek mağdurları tehdit eden avukatlar bile oldu.
Fakat bazı illerimizde 112, ihbar hattı olarak çok güzel çalışırken, bazı illerde bir türlü istenen ahenk tutturulamadı. Karşınıza çıkan çağrı merkezi personelinin bazıları, siz canınızla cebelleşirken; “Kaç köpek vardı? Tasmalı mıydı? Küpeli miydi? Sahipli miydi? Kovaladı mı? Saldırdı mı? Isırdı mı?” gibi saçma sapan sorularla insanları canından bezdirirken; kimisi de “Bunun için 112 aranmaz,” diyerek telefonu yüzümüze kapattı.
Bu hususta da zor durumdaki vatandaşa acil müdahale edecek birimlerin ve özel bir çağrı merkezinin oluşturulması; bu merkezin ilgili belediyeler ve emniyet yetkilileri ile doğrudan iletişim kurması, şikayete konu olan başıboş köpekler toplanmadan da emniyetin ilgili belediye hakkındaki dosyayı kapatmaması elzemdir. Çünkü belediye vatandaşın şikayetini beklememeli, tüm başıboş köpekleri kendiliğinden toplamalıdır; bunu normalde yapmayan bir belediyenin, sadece bir telefonla yapmayacağı da aşikardır. Burada itici güç, demin de belirttiğim gibi valiler olmalıdır.
Bugün çoğu valimiz, İl Hayvanları Koruma Kurullarına başkanlık etmemektedir. Valinin başkanlık etmeyeceğini duyan belediye başkanları da toplantılara katılmayıp ya yardımcılarını ya da veteriner işleri müdürlerini göndermektedir. Toplantılar; “Daha daha nasılsınız?” tadında, “Köpekleri sayın, bir daha sayın, bakımevi yapın, lütfen yapın, hadi görüşürüz,” şeklinde geçmekte ve işlevsiz kalmaktadır.
Kanunda emredilmiş hususların, İl Hayvanları Koruma Kurullarında yeni bir karar alınmaksızın doğrudan uygulanması gerekirken; kanunun emri sanki seçimlik bir hakmış gibi karar konusu edilmekte, kamuoyunda boş tartışmalara sebebiyet verilmekte ve mağdur halkın kendisini iyice yalnız ve güvensiz hissetmesine yol açılmaktadır. Mevzuat çok açıktır. Bu husustaki tek düzenleme 5199 sayılı Kanun değildir; Çevre Kanunumuz, Kabahatler Kanunumuz, Kara Avcılığı Kanunu ve ilgili mevzuat ile taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerin de bir bütün olarak ele alınması gerekir.
Öncelikle insan hakkı ihlalleri durdurulmalı; halk sağlığı, güvenliği ve hayvan refahı belediye başkanları tarafından temin edilmek zorundadır.
Konunun özü şudur: Kamusal alanda tek bir başıboş köpek kalmayacaktır. Yerel yönetimler, her bir başıboş köpeği en hızlı şekilde toplamak zorundadır. Burada yerel yönetimden kasıt şudur: Bildiğimiz gibi ülkemizde ilçe belediyeleri ve büyükşehir belediyeleri vardır; büyükşehir belediyesi olmayan 51 ilimizde ise il özel idareleri bulunmaktadır. İl özel idareleri de ilçe belediyeleri ile birlikte hareket ederek başıboş hayvanları toplamak ve barındırmakla yükümlüdür. Nüfusu belli bir sayının üzerinde olan belediyelere ise bakımevi kurma zorunluluğu getirilmiştir. 31 Aralık 2028 tarihine kadar bakımevi kurmak, başıboş hayvanları toplamak ve barındırmak için bütçeden belli oranda pay ayrılması zorunlu kılınmıştır. 31.12.2028 tarihinden sonra ise bütçeden pay ayırma zorunluluğu sona erecektir. Bazı belediye başkanları tarafından iddia edildiği gibi, onlara 31.12.2028 tarihine kadar toplama yapmamaları yönünde bir izin verilmemiştir!
Büyükşehir olan illerde ilçe belediyeleri ile büyükşehir belediyesi müteselsilen (ortaklaşa) sorumludur; büyükşehir olmayan illerde ise sorumluluk il özel idaresindedir.
Şayet yerel yönetimler bu sorumluluğu yerine getirmiyorsa, burada da sorumluluk ilin mülki amiri olan valilerdedir. Aradan geçen 653 günde, hala kanunun uygulanmadığı il ve ilçelerde, kanunu uygulamayan belediye başkanları hakkında soruşturma açılmamış ve savcılıklara ihbar yapılmamış olması da valilerin kabahatidir.
Özellikle sosyal medyada gönderi zinciri yaparak, mecliste kabul edilen hayvan yasasını kastedip; “Kanunu uygulamayacağım, bilmem kim başkanım sen de uygulamayacaksın değil mi?” gibi açıklamalarla kanuna uymayacağını beyan eden, kanuna uymamayı özendiren, öven ve halkı açıkça kanunlara uymamaya tahrik eden belediye başkanları açıkça suç işlemiştir.
Bugün kanuna uymayarak kamu hizmetini aksatan, başıboş köpekleri toplamayan belediye başkanları, ihmal suretiyle görevlerini kötüye kullanmaktadır. Bu şekilde; STK, aktivist ya da eski YHGK adı altında köpekleri suistimal eden kişilere menfaat sağladıkları aşikardır. Bu kişiler; “Şu belediye tarafından toplanan köpekleri aldık, bir süre pansiyonda saklayacağız, masrafı şu kadar,” diyerek açıkça para toplamaktadırlar. Oysaki belediye başkanı görevini yaparak köpekleri toplasa, kimse böyle usulsüz bağışlar toplayamaz; sokakta sersefil haldeki köpekleri istismar edemez.
Burada da kamu görevini ihmal suretiyle kötüye kullanan belediye başkanı ile birlikte, bu duruma sessiz kalarak müdahale etmeyen valilerimiz kusurludur. Oysaki aylar önce belediye başkanları hakkında soruşturmalar açılmalı ve savcılıklara ihbarda bulunulmalıydı.
Sonuç olarak değerli misafirler; çocukların parçalandığı ülkemde köpeklerin konuşulması züldür, vatandaşa eziyettir, ayıptır, günahtır. İnsanın olmadığı bir yerde evcil hayvandan da ev hayvanından da hayvan refahından da söz edilemez. Aslolan insandır, insan yaşamıdır. Anayasamız insan temeli üzerine kuruludur; tüm gelişmiş ülkelerde de durum böyledir. “Hayvan hakkı” gibi hukuki bir kavram yoktur; düzenlemeler “hayvan refahı” temellidir. Hayvanın doğumundan başlayarak nasıl yaşayacağı ve hatta nasıl öleceği insanlar tarafından kanunla belirlenir. Bugün mübarek Kurban Bayramı arifesindeyiz. Kurban Tebliği yayınlandı; her ilde, ilçede kurban pazarları kuruluyor. Kurban Bayramı’nda da insan tarafından belirlendiği şekilde hayvanların yaşamına son verilecek ve bunun adı da bayram!
Kedi ve köpeğin yaşam şartları da kanunlarda açıkça belirlenmiştir ve belirlenmek zorundadır. Cins köpek üretim yerlerinde kilosuna, santimine kadar siparişle kedi-köpek üretilirken sorun yok da tehlikeli ırk köpeğe ötanazi uygulanınca mı sorun oluyor? Diğer hayvanlara hastalık bulaştırma riski olan hayvana ötanazi uygulanması mı sorun? Saldırgan davranışlar sergileyen köpeğe ötanazi uygulanması mı sorun? Bunların hepsi kanunla belirlenmiş, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerdeki taahhütlerimizdir.
Ülkemizde kedi ve köpeğe atfedilmeye çalışılan bu akıl almaz safsataların belediye başkanları tarafından siyasi sebeplerle kullanılmasını anlayabiliyorum; ancak bu duruma “dur” demeyen, sorumluluklarını yerine getirmeyen valilerin tavrını asla kabul etmiyorum.
Yıllardır kuduz tehlikesinden kurtulamayan ilçelerimiz var; bir de Kuduz Yönetmeliğimiz var. Hastalık şüphesinde veya tespiti durumunda nelerin yapılması gerektiği aşikar. İşin halk sağlığı boyutunu Sayın Hocam açıklayacaktır ancak hukuki boyutunda yaşananlar tam bir rezalettir. Bir yönetmelik var ve uygulanmıyor; kuduz mihrakı (odağı) olan mahallede başıboş kedi ve köpekler koşturuyor, arkalarından da görevliler kuduz aşısı yapmak için koşuyor. İlin valisi de bunu sadece izliyor. Olamaz, olacak iş değil ama oluyor!
Aynı şekilde ormanlarımız köpek üretim çiftliğine dönmüş durumda. Sürülerle köpek var; azgın bir güruh kamyonetlerle hayvan cesedi parçalarını götürüp köpeklerin önüne döküyor. Onlar “hayvansever”miş… Hayvanı kanlı etlerle yemlemek hayvanseverlik olmuş! Milli parklarda, mesire alanlarında, sulak alanlarda, yaban hayatın içinde, her yerde köpek sürüleri var. Ama bu ülkede Kara Avcılığı Kanunu ve ilgili mevzuat var. Yaban hayatı için koruma altında olan alanlara evcil hayvanlar terk edilemez, yasaktır. Terk edilirse de DKMP (Doğa Koruma ve Milli Parklar) tarafından önceden izin alınmaksızın mücadele edilir. Peki nerede DKMP? Ne yapıyor? İzliyor; senin gibi, benim gibi izliyor. Orman Genel Müdürlüğü nerede? İzliyor. Peki valiler ne yapıyor? Onlar da izliyor.
Ülkede mevzuat uygulanmıyorsa bunun sorumlusu yürütmedir. Yürütmenin başı defalarca talimat verdiyse, Cumhurbaşkanı cumhura (halka) söz verdiyse ve yine de mevzuat uygulanmıyorsa sorumlusu valilerdir. Bugün yapmamız gereken, valilerimizi çalışmaya ve sorumluluklarını yerine getirmeye zorlamaktır.
Valilerin, derhal görevini yapmayan belediye başkanları hakkında soruşturma açmaları ve dosyaları Cumhuriyet Savcılıklarına iletmeleri gerekmektedir. Bir belediye başkanının Cumhuriyet Savcısı tarafından ifadeye çağrıldığının duyulduğu gün; görmeyen gözler görecek, duymayan kulaklar duyacak, sokakta bulunamayan o köpekler bir bir bulunacaktır.
16.05.2026 20:16:00 ANKARA Mehmet Sait Çelik / İlke Haber Ajansı GÜSODER Başkan Yardımcısı Altuntaş: Sokakların güvenli hale gelmesi için başıboş köpek sorununa çözüm süreci hızlanmalı GÜNCEL RÖPORTAJ
Başıboş köpek sorununa ilişkin düzenlenen panel sonrası açıklamalarda bulunan GÜSODER Başkan Yardımcısı Mehmet Altuntaş, 2024’te yapılan yasal düzenlemeye rağmen uygulamada sorunlar yaşandığını belirterek, “Sokakların güvenli hale gelmesi için başıboş köpek sorununa çözüm süreci hızlanmalı.” görüşünü dile getirdi.
GÜSODER Başkan Yardımcısı Altuntaş: Sokakların güvenli hale gelmesi için başıboş köpek sorununa çözüm süreci hızlanmalı
GÜSODER Başkan Yardımcısı ve Ankara Yaşanabilir Şehir Platformu Genel Sekreteri Mehmet Altuntaş, Ankara Sivil Toplum Platformu ve paydaş kuruluşlar tarafından düzenlenen “Türkiye’de Başıboş Köpek Sorunu: Güncel Durum” paneli sonrası İlke Haber Ajansı (İLKHA) muhabirine değerlendirmelerde bulundu.
Altuntaş, 2024 yılında yapılan yasal düzenlemeye rağmen sahada bazı aksaklıkların sürdüğünü ifade ederek, akademisyenler, hukukçular ve sağlık alanındaki uzmanların katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda çözüm önerilerinin ele alındığını söyledi.
“Başıboş köpek sorunu ele alındı”
Derneklerinin Ankara Sivil Toplum Platformu (ASTP) üyesi olduğunu belirten Altuntaş, “Bugün ASTP’nin düzenlediği bir organizasyon ve toplantı kapsamında burada buluştuk. Panelistlerimiz, başıboş köpek sorunu ile ilgili Türkiye’deki bu güncel durumu değerlendirdiler. Konuyla ilgili akademisyenler, hukukçu arkadaşlar, avukatlar, sağlık alanında ve kamu sağlığı konusunda uzman isimler konuşmalar yaptı. Toplantının en sonunda ise bir değerlendirme oturumu gerçekleştirdik. Burada çeşitli tartışmalar yapıldı ve sonuç bildirgesi şeklinde bir metin hazırlandı. Bu bildirgede panelden çıkan çok önemli sonuçlar yer aldı. Toplantı kayıtları ve detaylı sonuç bildirgesi, Ankara Sivil Toplum Platformu’nun ve Güvenli Sokaklar Derneği’nin sosyal medya hesaplarında paylaşılacaktır. Ayrıca bu sonuç bildirgesini kamu kurumlarına, ilgili bakanlıklara ve kamuoyuna arz edeceğiz.” dedi.
“Sokakların artık güvenli olmasını istiyoruz”
Verimli bir toplantı olduğunu aktaran Altuntaş, devamında şunları aktardı: “Ülkemizdeki bu sorunun çözülmesi için 2024 yılında bir kanun değişikliği yapıldı, biliyorsunuz. Biz de bu toplantıda, söz konusu kanun değişikliğiyle ilgili devam eden sorunları ve uygulamaya ilişkin aksaklıkları değerlendirmiş olduk. Bundan sonra vatandaşlarımızın can güvenliği açısından daha huzurlu bir ortam oluşmasını, çocuklarımızın parklara ve okullara güvenle gidecekler. Bu konuda İçişleri Bakanlığımızın kararlı duruşu ve Cumhurbaşkanımızın kararlı tutumu çok önemlidir. Biz de sivil toplum kuruluşları olarak bu süreci destekliyoruz ve bu sorunun tamamen ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Sokakların artık güvenli olmasını istiyoruz. Talebimiz budur.”
Son olarak Altuntaş, “Ankara Sivil Toplum Platformu’na da çok teşekkür ediyoruz. Ben, Güvenli Sokaklar Derneği Başkan Yardımcısı olarak buradayım. Başkanımız Antalya’da olduğu için gelemedi ancak hanımefendi burada çok güzel bir konuşma yaptı. Dertli bir aile 4 yıldır bu sorunun yükünü götürüyordu. Güvenli Sokaklar Derneği artık bu bayrağı Ankara’daki ve Türkiye’deki tüm sivil toplum kuruluşlarına devretmek istiyor. İnşallah bütün sivil toplum kuruluşu yöneticileri ve kardeşlerimiz bu sorunu sahiplenirler ve bu mesele tamamen çözülmüş olur. Benim söyleyeceklerim bunlar. Tüm katılımcılara, ilgi gösteren basın mensuplarına, ajanslara ve İlke Haber Ajansı’na da çok teşekkür ediyorum.” ifadelerine yer verdi. (İLKHA) https://ilkha.com/guncel/gusoder-baskan-yardimcisi-altuntas-sokaklarin-guvenli-hale-gelmesi-icin-basibos-kopek-sorununa-cozum-sureci-hizlanmali-533463
“Türkiye’de Başıboş Köpek Sorunu” panelinde güncel durum ele alındı 16.05.2026 17:49:54 ANKARA Mehmet Sait Çelik
Ankara Sivil Toplum Platformu (ASTP), Yaşanabilir Şehir Platformu (YŞP) ve Güvenli Sokaklar ve Yaşam Hakkını Savunma Derneği (GÜSODER) iş birliğiyle düzenlenen “Türkiye’de Başıboş Köpek Sorunu: Güncel Durum” başlıklı panel gerçekleştirildi.
Araştırma ve Kültür Vakfı’nda (AKV) düzenlenen panelde, başıboş köpek sorununun hukuki, sosyal, bilimsel ve güvenlik boyutları masaya yatırıldı.
Programın açılış konuşmalarını ASTP Dönem Sözcüsü Nevzat Öylek ile GÜSODER Başkan Vekili Derya Pınar yaptı. Konuşmalarda, sahipsiz köpek sorununa ilişkin toplumsal kaygılar, kamu güvenliği ve yerel yönetimlerin sorumluluklarına dikkat çekildi.
Mehmet Altuntaş moderatörlüğünde gerçekleştirilen panel oturumunda Yerel Yönetimler Uzmanı Dr. Ercan Özçelik, Avukat Devrim Koçak, Prof. Dr. Nilüfer Sabuncuoğlu ve Avukat Meltem Zorba sunum yaptı.
ASTP Dönem Sözcüsü Nevzat Öylek, “Bugün burada Ankara’nın kurucu mimarlarından Hacı Bayram Veli Hazretlerinin manevi ikliminin olduğu tarihi bir mahallede ‘Türkiye’de Başıboş Köpek Sorunu: Güncel Durum’ başlıklı önemli bir panel vesilesiyle bir araya gelmiş bulunuyoruz. Bu toplantının amacı; toplumsal kutuplaşma oluşturmak değil, insan hayatını, şehir güvenliğini, kamu düzenini ve hayvan refahını esas alan gerçekçi çözüm yollarını konuşmaktır. Öncelikle bu programın hazırlanmasında emeği geçen tüm kurum ve kişilere teşekkür etmek istiyorum. Özellikle Yaşanabilir Şehir Platformu Genel Sekreteri ve Güvenli Sokaklar ve Yaşam Hakkını Savunma Derneği Başkan Yardımcısı Sayın Mehmet Altuntaş’a; meseleye gösterdiği hassasiyet, saha çalışmaları ve kamuoyunun bilinçlendirilmesine yönelik katkıları dolayısıyla teşekkür ediyoruz. Aynı şekilde Güvenli Sokaklar ve Yaşam Hakkını Savunma Derneği’ne, Yaşanabilir Şehir Platformu’na ve ASTP çatısı altında şehir meselelerine duyarlılık gösteren tüm sivil toplum kuruluşlarına ve bize bu salonu tahsis eden Araştırma ve Kültür Vakfı’na da teşekkür ediyorum.” dedi.
“Ankara’daki en büyük şehir sorunlarından birinin başıboş köpekler olduğu açık şekilde görülmüştür”
Türkiye’de başıboş köpek sorunu meselesi artık yalnızca bir belediyecilik meselesi olmadığını belirten Öylek, “Bu mesele; çocuklarımızın güvenliği, kadınların sokakta huzur içinde yürüyebilmesi, yaşlılarımızın parklarda korkmadan dolaşabilmesi ve şehir hayatının yeniden güvenli hale gelmesi meselesidir. Bu noktada Memur-Sen Ankara İl Temsilciliği olarak gerçekleştirdiğimiz ‘Ankara Şehir Sorunları Araştırması’ son derece dikkat çekici sonuçlar ortaya koymuştur. Haziran 2025’te bin 480 katılımcıyla gerçekleştirdiğimiz araştırmada, Ankara’daki en büyük şehir sorunlarından birinin başıboş köpekler olduğu açık şekilde görülmüştür. Katılımcıların yüzde 58,7’si bu sorunu öncelikli mesele olarak ifade etmiş, açık uçlu yanıtlarda ise 380 vatandaşımız doğrudan başıboş ve saldırgan köpeklerden duyduğu rahatsızlığı dile getirmiştir.” ifadelerine yer verdi.
Konuşmasının devamında Öylek, şunları aktardı: “Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri de güvenlik algısıyla ilgilidir. Katılımcıların yalnızca yüzde 30,6’sı park, bahçe ve sokaklarda kendisini güvende hissettiğini belirtmiştir. Bu tablo, şehir yaşamındaki güvenlik duygusunun ciddi biçimde zayıfladığını göstermektedir. Üstelik mesele yalnızca bir algı meselesi değildir. Resmî veriler de durumun ciddiyetini ortaya koymaktadır. Son yıllarda binlerce köpek saldırısı kayıtlara geçmiş, çok sayıda vatandaşımız yaralanmış, hayatını kaybeden insanlarımız olmuştur. Başıboş köpeklerin neden olduğu trafik kazalarında da vatandaşlarımız yaşamını yitirmiştir. Kuduz riskli temas nedeniyle her yıl yüz binlerce insan sağlık kuruluşlarına başvurmaktadır. Bizler burada hiçbir canlıya düşmanlık üretmek için bulunmuyoruz. Ancak insan hayatının değersizleştirilmesine de sessiz kalamayız. Bir çocuğun okula giderken korkması normal değildir. Bir annenin evladını parka gönderirken endişe yaşaması normal değildir. İnsanların sokaklarda sürüler halinde dolaşan başıboş köpeklerden kaçmak zorunda kalması normal değildir. Bu nedenle güvenli sokak talebi temel bir insan hakkıdır. Çözüm ise akılcı, bilimsel ve bütüncül olmak zorundadır.
5199 sayılı Kanun tüm kurumlar tarafından eksiksiz uygulanmalıdır. Yerel yönetimler sorumluluklarını yerine getirmelidir. Başıboş köpekler kontrolsüz şekilde sokaklarda bırakılmamalıdır. Barınak ve doğal yaşam alanlarının kapasitesi artırılmalıdır. Kısırlaştırma ve rehabilitasyon süreçleri etkin biçimde yürütülmelidir. Köpek üretimi ve terk edilmesi sıkı biçimde denetlenmelidir. Özellikle okul çevreleri, parklar, hastaneler ve ibadethaneler güvenli alanlar haline getirilmelidir.”
“Sahadaki saha gerçekleriyle çözüm üretme iradesine katkı sunmasını temenni ediyoruz”
Son olarak Öylek, “ASTP olarak yalnızca şehir güvenliği konusunda değil, toplumun kültürel ve vicdani meselelerinde de sorumluluk almaya devam ediyoruz. Dün RTÜK önünde gerçekleştirdiğimiz basın açıklamasında; ekranlar üzerinden toplumumuza yönelen kültür emperyalizmine, aile yapısını hedef alan yayınlara ve toplumsal değerlerimizi aşındıran içeriklere karşı kaygılarımızı dile getirdik ve yetkilileri sorumluluk almaya davet ettik. Yine ANFİDAP ve ASTP öncülüğünde gerçekleştirilecek yürüyüşte; Gazze’de yaşanan insanlık suçlarına karşı mazlum halkların yanında olduğumuzu güçlü şekilde ifade etmeye devam edeceğiz. Çünkü bizler inanıyoruz ki; adalet, güvenlik, şehir huzuru ve insan onuru birbirinden ayrı düşünülemez. Bugünkü panelimizin; akademik verilerle, hukukî perspektifle ve sahadaki saha gerçekleriyle çözüm üretme iradesine katkı sunmasını temenni ediyor, katılım sağlayan herkese teşekkür ediyorum.” şeklinde belirtti.
“Bir anne olarak soruyorum: Kaç kişi evladını her gördüğünde şükreder?”
GÜSODER Başkan Vekili Derya Pınar, konuşmasında şu ifadelere yer verdi: “Bugün buraya sadece bir dernek kurucusu olarak değil; kariyerinden vazgeçmiş, hayatını çocuklara adamış, pırıl pırıl evladının büyüdüğünde bir avukat cübbesi ya da doktor önlüğü giyeceğinin, belki de anne olacağının hayalini kurarken ona kendi elleriyle kefen giydirip toprağa vermiş, hayatının en büyük imtihanını yaşamış bir anne olarak geldi. Bugün size istatistiklerden bahsetmeyeceğim. Çünkü o toprağın altında yatan sadece bir rakam değil; benim yıllar süren emeğim, geçmişim ve geleceğe dair tüm umudumdur. Evladımı bir istatistik olarak görmek, onun hatırasına hakaret sayarım. Bir anne olarak soruyorum: Kaç kişi evladını her gördüğünde şükreder? Biz, evimizin içine bir güneş gibi doğan evladımızı her gördüğümüzde şükrederdik.”
“Hastaneye götürülürken, yaşam hevesiyle dolu olan yavrum, ‘Ölmeyeceğim değil mi baba?’ diye soruyordu”
Pınar, “Bundan 4 yıl önce, içindeki o saf merhamet duygusuyla kızım, evimizin yanındaki bir çekmeceyi kedilere yuva yapma hayaliyle dışarı çıkmak için benden izin istedi. Yıllarca ‘Bir kap mama, bir kap su’ sloganlarıyla adeta beynimiz yıkanmıştı. Bir hayvandan insana böylesine bir zarar gelebileceğini asla düşünmemiştim. Ancak bu propagandanın arka planını sorgulamamanın bedeli bizim için çok ağır oldu. Sadece birkaç dakika içinde, varlığıyla içimi şükürlerle dolduran kızım başıboş köpeklerin saldırısına uğradı. Kaçarken bir kamyonun altında kaldı ve bacağı koptu. Sizin haberlerde ‘köpek saldırısı’ deyip geçtiğiniz o başlıklar, bizim hayatımıza düşen birer ateş topuydu. Yanına vardığımda bana, ‘Özür dilerim anneciğim, köpekler saldırdı.’ diyordu. Hastaneye götürülürken, yaşam hevesiyle dolu olan yavrum, ‘Ölmeyeceğim değil mi baba?’ diye soruyordu. Acısı dayanılmaz hâle geldiğinde ise, ‘Uyutun beni.’ diye yalvarıyordu.” şeklinde yaşadıkları acı dolu olayı anlattı.
“Evladımız canıyla cebelleşirken biz aynı zamanda bu organize kötülükle savaşmak zorunda kaldık”
Evlatlarının acısı üzerine bazı kesimler tarafından kendilerine acı tattırdıklarını belirten Pınar, “Biz bu felaketin ortasında çaresizce beklerken, sosyal medyada bir tokat gibi yüzümüze vurulan iftiralar başladı. Kızımın hep sokaklarda olduğu, köpekleri tahrik ettiği gibi asılsız yalanlar yayıldı. İftiralar öyle ahlaksız bir boyuta ulaştı ki olayın FETÖ kurgusu olduğundan tutun da iffetime, namusuma ve şahsıma yönelik onur kırıcı saldırılara kadar her türlü haksızlığa uğradık. Evladımız canıyla cebelleşirken biz aynı zamanda bu organize kötülükle savaşmak zorunda kaldık. Hastane koridorlarında anladık ki bu acıyı yaşayan ne ilk bizdik ne de önlem alınmazsa son olacaktık. ‘Başka Mahralar ölmesin.’ diyerek Güvenli Sokaklar ve Yaşam Hakkını Savunma Derneği’ni kurduk. Derneği kurmamızla birlikte saldırılar daha da şiddetlendi. Kapımızın önüne mermi bırakıldı. En ağırı ise evladımızın ebedî istirahatgâhı olan mezarına yapılan saldırılardı. Diktiğimiz ağaçları ve çiçekleri kopardılar. Oraya hayvan kemikleri, kafa tasları ve hayvan yemleri bıraktılar. Mezarı bir besleme noktası hâline getirmeye çalıştılar. Ama biz hiçbir zaman duruşumuzdan taviz vermedik. Her zaman devletimizden medet umduk. Adaleti sokaklarda değil, hukukta aradık.” ifadelerine yer verdi.
“Bu durum toplumu çocuksuzlaştırma ve insansızlaştırma projesinin bir parçasıdır”
Konuşmasının devamında Pınar, şunları aktardı: “Şimdi size soruyorum: Türkiye’nin sokaklarında yaşanan ve adeta bir terör hâlini alan bu güvenlik krizinin en acı sonucunu yaşamış bir aile olarak biz ne yapmalıydık? Bir devletin en temel görevi evlatlarını korumaktır. Biz, başıboş köpek haberlerine uygulanan sansürü, bu meseleden beslenen rant ağlarını ve denetimsizliğin ne tür felaketlere yol açacağını yaşayarak öğrendik. İsterdik ki sokaklarımızı denetimsiz köpekler kuşatmasın. Kızımın kopan bacağı için ‘İyi olmuş, köpeklere verseydiniz de yeselerdi.’ diyebilen o karanlık zihniyeti hiç tanımasaydık. Sokakları çocuklar için yasaklı bölge hâline getiren bu durum sadece bir yönetim zafiyeti değildir. Aksine toplumu çocuksuzlaştırma ve insansızlaştırma projesinin bir parçasıdır. Kedi ve köpek sevgisini kalkan yaparak insan nesline savaş açan bu yapının merhamet maskesini kazıdığınızda, altından çıkan tek şey paradır.”
“Evladım mezardayken katilleri ve destekçileri ekranlarda merhamet dersi veriyor”
Konuşmasının devamında Pınar, “Benim evladım toprağın altına girerken, birilerinin bu başıboşluk terörü üzerinden servet biriktirdiği kirli bir vicdan ticareti kızımın kanıyla finanse ediliyor. Evladım mezardayken katilleri ve destekçileri ekranlarda merhamet dersi veriyor. Yüksek duvarlı, korunaklı lüks sitelerde yaşayıp sokaktaki vahşetle hiçbir zaman göz göze gelmeyen bir zümre, bedelini bizim ödediğimiz bir sabır testi dayatıyor. ‘Kısırlaştır, yerinde yaşat’ denilen ve ölümü besleyen bu modelin iflası tescillenmiş olsa da devletin kılcal damarlarına sızmış olan bu kuşatma hâlâ dağılmamıştır. Okullarda ‘merhamet’ adı altında yeni yasayı işlemez hâle getirenler; hastanelerde, parklarda, ormanlarda ve sokaklarda ‘besleme’ adı altında bu sorunu büyütmeye devam ediyor. Bu kirli çark deşifre edilmeden ve tasfiye edilmeden, görevini yapmayan yöneticiler yargılanmadan sokaklarımızı güvenli hâle getirmek mümkün görünmüyor.” dedi.
“Unutmayalım ki güvenli sokaklar bir lütuf değil, en temel insan hakkıdır”
Son olarak Pınar, “Bugün size, kendi hâlinde yaşayan bir ailenin üzerine ‘merhamet’ ambalajı altında yürütülen beşinci kol faaliyetleriyle nasıl kuşatma kurulduğunu anlattım. Denetimsizlik ve vurdumduymazlık yüzünden bir güvenlik krizinin nasıl bir köpek sorununa ve bu sorunu kullanan karanlık odakların terörüne dönüştüğünü anlattım. Kanun koyuculardan, yerel yönetimlerden ve vicdan sahibi her bireyden ricam şudur: Köpeklerin zarar verdiği iklimde insanı önceleyen bir anlayışla başıboşluğun devlet eliyle ortadan kaldırılmasını; acının, kazanın, travmanın ve ölümün önüne geçilmesini talep ediyorum. Yasaların tam anlamıyla uygulanarak insanların yaşam haklarının teminat altına alınmasını ve bunu yapmayanların yargılanarak ceza almalarını rica ediyorum. Bugün, adaleti toprağın altında arayan bir anne olarak diyorum ki: Artık başka anneler evlatlarını toprağa değil, yatağına yatırsın. Yeni mağduriyetlere kapı aralayan yapılara devletimiz dur desin. Güvenliğimizi ve yaşam hakkımızı gasp eden bu sorun sonsuza kadar ortadan kalksın. Hiçbir ana babanın göz nuru evladı parçalanmasın. Evlatlarımızın büyüdüğünü, topluma ve insanlığa faydalı bireyler olduklarını görelim; onlara kefen giydirip toprağa gömmeyelim. Unutmayalım ki güvenli sokaklar bir lütuf değil, en temel insan hakkıdır.” diye konuştu.
Yapılan açılış konuşmalarının ardından Mehmet Altuntaş moderatörlüğünde gerçekleştirilen panel oturumunda Yerel Yönetimler Uzmanı Dr. Ercan Özçelik, Avukat Devrim Koçak, Prof. Dr. Nilüfer Sabuncuoğlu ve Avukat Meltem Zorba sunum yaptı.
Program, panel sonu değerlendirme toplantısıyla tamamlandı. (İLKHA)